Kategoriler

Son Dakika Haberler

Sultan Abdülhamid Han ve Doğu Türkistan

SULTAN ABDULHAMİD'İN DÜNYASINDAN OSMANLI – UZAKDOĞU VE DOĞU TÜRKİSTAN İLİŞKİSİ


Sultan Abdulaziz, Sultan II. Abdulhamid ve O'nun evlatları Sultan Selim,  ve torunu Şehzade Abdulkerim ile Şehzade Mehmet Abit'in Türkistanlılar'ın gözünde özel, farklı bir yerleri var.

    Sultan Abdulaziz döneminde İstanbul ile Kaşgar arasında kurulan ilişkilerin, Sultan II. Abdulhamid döneminde de devam ettiği görülmektedir.

    Herşey 1873 yılında Sultan Abdulaziz döneminde başlar. Biliyorsunuz 1863'de Doğu Türkistan'da Yakup Han Bedevlet tarafından 14/15 yıl hüküm süren Kaşgarya Devleti kurulmuştu. Bu devlet, İstanbul'a elçi göndererek Osmanlı ile alaka kurmuş, Sultan Abdulaziz'e biat ederek Osmanlı'ya tabi olmuş, Padişah adına hutbe okutulmaya başlanmış ve Osmanlı Sancağı göndere çekilerek, Sultan Abdulaziz adına sikkeler bastırılmıştır.

    11 Haziran 1873'de Huzur-u Hümayun'da Padişah'ın direktifi ile yedek ve yan malzemesiyle 6 adet Krupp Topu, 1000 adedi eski, 200 adedi yeni tüfenk ile kapsül ve barut imalatında kullanılan malzemeler ve 1 adet murassa kılıç Seyyid Yakup başkanlığındaki bir heyet eşliğinde Kaşgar'a gönderilmiştir.

    
Süveyş Kanalı ve Bombay üzerinden İstanbul'dan Kaşgar'a ulaşan "Osmanlı Heyeti"nde; Kaşgar ordusunu eğitmek üzere İstihkam subayı Ali Kazım Bey Piyade subayı Mehmet Yusuf Bey
Süvari Zabiti İsmail Hakkı Bey, Enderun'dan Murat Efendi
ve ayrıca 4 emekli subay bulunuyordu.

100 pare top atışı ile karşılanan Osmanlı heyeti için düzenlenen merasimde; getirilen malzemeler, Name-i Hümayun ve Osmanlı Sancağı ile birlikte teslim edilmiştir.

Binlerce kilometre öteden malzemelerin taşınarak bir heyet eşliğinde İstanbul'dan Kaşgar'a getirilmiş olması, kanaatimizce zor günler geçiren Osmanlı'nın ana baba ocağına vefa borcunu ödeme gayreti olarak görülmelidir.

1870'li yılların o zorlu şartlarında Türk Dünyası'nın en uzak noktası Kaşgar'a böyle bir askeri malzemenin gönderilmesi hem vefa borcu hem de az da olsa bir destek olma gayretidir.

Osmanlı'nın Uzakdoğu ile olan ilgisi Sultan Abdulhamid döneminde de devam etmiştir. Osmanlı, belki ihtiyaçtan belki de hissiyattan dolayı gözünü Asya'ya, Doğu'ya çevirmiştir. Ancak Osmanlı'nın Uzakdoğu'ya yönlendirilmesindeki başka bir sebep de, Japon İmparatoru'nun daveti olmuştur.

Sultan Abdulhamid'in Doğu Türkistan ile, Çin'deki İslam Cemaati ile ilgilenmeye başlamasının temelinde Japon İmparatoru Meiji'nin Sultan'a hitaben gönderdiği mektup vardır. Abdulhamid'in Uzak Asya ile ilgilenmesi, Japon İmparatoru Meiji'nin 1889 yılında İstanbul'a gönderdiği özel elçiler ve özel mektubundaki taleplerle başlar. Japon İmparatoru'nun İslam'ı kabul etme meyilinde olduğu bilinmektedir.

Dönemin Şeyhülislamı Cemalettin Efendi  aracılığı ile O'nun başkanlığında heyet oluşturulur. Aynı yılın Temmuz ayında "Ertuğrul Fırkateyni" Japonya'ya gönderilir. Malum bu gemi dönüş yolunda 1890'da Japonya açıklarında batmıştır.

Japonya'da yaşanan bu hadisenin üzüntüsünü kısa sürede üzerinden atan Sultan II. Abdulhamid Han'ın, Sultan Abdulaziz Han'dan sonra  bölgeye olan samimi ilgisi zorlu şartlara rağmen sürmüştür.

Doğu Türkistan'da Yakup Han Bedevlet'in zehirlenerek öldürülmesi ve Osmanlı'ya biat eden Kaşgar Devleti'nin ortadan kaldırılmış olmasına karşın –her ne kadar mesafenin uzak olmasından dolayı yardım ulaştırılmamış olsa da--, II. Abdulhamid'in Uygurlar aracılığı ile Dunganlar olarak adlandırılan Çinli Müslümanlar ile bağlantı kurduğu görülmektedir.

Dunganların da Abdulhamid'i "Halife" olarak tanımaları üzerine, Sultan Abdulhamid 1900 (1902) yılında Muhammed Ali adında özel bir adamını gizlice Çin'e göndermiştir. Uzakdoğu'da tatile çıkmış bir turist Müslüman din adamı görüntüsü içinde, Çin, Hindistan, Singapur'da bilgiler topluyordu.

Kurulan bu ilk temasın ardından Pekin Camisi imamı Abdurrahman Wang, İstanbul'a gelerek Sultan Abdulhamid'i ziyaret etmiş ve Padişah'tan Çin'e "İslam Heyeti" göndermesini ister. Sultan Abdulhamid, 1903 yılında 2 kişiyi elçi olarak gönderir. Pekin'de Mevcad Camii'nde 120 öğrenciyi barındıran bugünkü Üniversitenin karşılığı olan "Hamidiye Medresesi"ni 1908 yılında inşa ettirir. Sultan'ın bu gayreti ile aynı yıl Çin'de "İslam Enstitüsü" ile yanında bir ilkokul kurulur. Böylece Çin'de, ilk defa Arapça dersler okutulmaya başlanır. Kur'an-ı Kerim ve Hadisler'in Çince tercümeleri ders programları içinde yer almaya başlamıştır.


Hamidiye Medresesi'nin kurulmasından sonra Osmanlı Devleti, Çinli Müslümanlara dini eğitim vermek üzere İstanbul'dan bölgeye din bilginleri dahi göndermiştir. Nitekim, Yıldız Saray-ı Hümayunu Baş Kitabet Dairesi tarafından kaleme alınan 8 Nisan 1907 tarihli belgeye göre;


"Çin Müslümanlarına dini ve diğer ilimleri öğretmek üzere Fatih Camii dersiamlarından Ahmet Ramiz ve Hafız Tayip Efendiler ile ilköğretim müfettişlerinden Hafız Ali Rıza Efendi ve Bursalı Hafız Hasan Efendi'nin gönderilmeleri, bunun için kendilerine üçer bin maaşla harcırah verilmesiyle ilgili alınacak müsbet kararın Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindedir" denilmiştir.
Abdulhamid Han'ın Uzakdoğu'daki Müslümanlara ve İslamiyet'e meyilli Japonlara yönelik çabaları neticesinde;

-Çin'de İslam Cemaatinin örgütlenmesi sağlanmıştır...

-Çin'de ilk defa Çince'nin dışında bir dilde Arapça ders verilmesi sağlanmıştır.

-Çin'deki Müslümanların  dini eğitim ve öğretim almalarına imkan sağlanmıştır.

-Çin'de ilk defa bir "medrese" inşa edilmiştir.

-Çin'deki Çinli Müslümanlara yapılan bu destek ve yardım, Doğu Türkistan Müslümanları'nın bölgede gururla dolaşmalarına vesile olmuştur.

-Japon İmparatoru'nun daveti geri çevrilmeyerek günümüzden 123 yıl önce kurulan ilişki ile, Japonya gibi güçlü bir devletin Türkiye ile kardeşcesine dost bir ülke olmasının temelleri atılmıştır.
 

Abdulhamid sonrasında, İttihat ve Terakki de bölge ile irtibatı devam ettirmiş, 1911'de Doğu Türkistan'a sivil memurlar göndermeye başlamıştır. Önceki adı "Hafiye Teşkilatı" olan Teşkilat-ı Mahsusa olarak bilinen Milli İstihbarat Teşkilatı'nın da  Doğu Türkistan ile Abdulaziz döneminden itibaren kurulan ilişkiyi sürdürdüğü, özellikle Orta Asya'daki gelişmeleri yakından izlemeye başladıkları görülür. Önce Afganistan'a heyet gönderilir. Afgan Kralı da, Halife'ye bağlılığını ifade eder. Türkistan Hanlıkları ile ilişkiler geliştirilir. Ne var ki Abdulhamid Han sonrası küçülen ve dağılma aşamasına gelen Osmanlı'nın ne Türkistan Hanlıkları'na, ne Kırım'a, ne de Afganistan'a yardım etme gücü kalmamış; Sovyetler'den ayrılma gayreti gösteren Azerbaycan'ı dahi ilhak etme inisiyatifi tükenmiştir.

Bu manzaraya rağmen idealist insanların gayretleri tükenmemiş hayallerinden vazgeçmemişlerdir. Cumhuriyet'in ilanından sonra Atatürk'ün Türkistan topraklarına gösterdiği yakın alaka tüm tarihçilerin malumudur... O'nun "...Bir gün Sovyetler Birliği dağılacaktır..." diyerek bağımsız Türk Cumhuriyetleri'nin doğuşunu müjdelemesi, Afganistan üzerinden Türkistanlı çocukları eğitim için Türkiye'ye getirmesi, Afgan ve Pakistan subaylarını Harb Okulu'nda okutmaya başlaması ve ders kitaplarında Türklerin tarihinden sitayişle bahsedilmesi ile beraber Türkiye münevverlerinin Türkistan topraklarına bakışı ve ilgisi de değişmeye başlamıştır.
 

Sultan Abdulhamid'in evlatları da, bu manzaradan etkilenerek ve heyecanlanarak ecdatlarının bıraktığı yoldan gitme gayreti içinde olmuşlardır. Bunlardan biri Sultan Abdulhamid'in oğlu Şehzade Mehmet Abit'tir. Diğeri ise Abdulhamid'in büyük oğlu Selim Efendi'nin oğlu Abdulkerim Efendi'dir...

Her iki şehzadenin de Türkiye dışında sürgünde olmalarına rağmen Uzak Asya'da Japonya, Çin ve Doğu Türkistan ile babaları ve amcalarının başlattıkları münasebetleri devam ettirme gayreti içinde oldukları görülmektedir.

II. Dünya Savaşı öncesi Japonlar'ın  Mançurya (Mançuko) üzerinden "Asya Hakimiyeti Projesi" vardı. Yanı başlarında Çin gibi nüfus açısından büyük ve güçlü bir devlet olmasını istemeyen Japonlar, bunun önüne geçmek için Asya'ya hakim olmak, daha doğrusu Çin'in batıya yayılmasını engelleyecek noktalarda hakimiyet tesis etmek istiyordu. Bunun bir yolu da Mançurya üzerinden Doğu Türkistan'a hakim olmaktan geçiyordu. Bu hedef doğrultusunda, Çinli Genel Valiler'in keyfi zulüm ve baskılarından kurtulmak için hürriyet ve bağımsızlık arayışı içinde olan Doğu Türkistanlıları örgütlemeye başlarlar.

Japonlar, "Bağımsız Doğu Türkistan İslam Devleti"nin başında Osmanlı şehzadesi Mehmet Abit'i düşünüyorlardı. Daha sonra "Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti"nin kurulmasını sağlayacak olan halk isyanlarını başlatan Muhiti ailesinin fertlerinden Musulbay Muhiti isyanlar sürerken İstanbul'a gelir. İstanbul'daki Japonya Konsolosu ile görüşür. Musulbay Muhiti'nin Hacc yolunda veya dönüşünde de Şehzade Mehmet Abit ile görüştüğü tahmin ediliyor. Musulbay'ın yurt dışında İstanbul veya Mekke'de, --kurulacak olan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti'nin Başbakanlığı görevine getirilecek olan—Sabit Damolla Abdulbaki ile görüşüp görüşmediği konusunda elimizde bir bilgi mevcut olmamakla birlikte, istişarede bulundukları yönünde kanaatimiz bulunmaktadır.

Musulbay Muhiti'nin İstanbul'dan Doğu Türkistan'a dönüşü sonrası; Merkezi Çin Hükümeti'nden bağımsız diktatörce görev yapan Çinli Genel Vali'nin keyfi baskısına karşı, bağımsızlık yanlılarını gizlice örgütlemeye başladığı görülüyor. Kumul'da, Turfan'da, Toksun'da, Altay'da, Barköl'de, Köktokay'da, Hoten, Yarkent, Artuş  ve Kaşgar'da kurulan gizli direniş örgütleriyle memleketin her noktasında silahlı ayaklanmalar başlamıştır.

Bu arada çatışmalar sürerken, Japonlar da isyan sonrası kurulması düşünülen Doğu Türkistan İslam Devleti'nin başına bir Osmanlı Şehzadesi'ni getirme planını uygulamaya karar vermiştir. Bağlantı kurulan sürgündeki Şehzade Mehmet Abit'in yerine Japonlar'ın davetine Şehzade Abdulkerim Efendi'nin icabet ettiği görülür.

Şehzade Selim'in evladı, Harun Efendi'nin babası Şehzade Abdulkerim Efendi idealist hislerle Singapur-Kobe üzerinden 24 Mayıs 1933'de Japonya'ya gider. Tokyo girişinde üst düzey Japonlar ve Generaller tarafından "panzai...panzai..." yani " yaşa, varol..." sloganlarıyla karşılama merasimi düzenlenir. Karşılama merasiminde Japon Prensi İchijo ile General Kikuchi Takeo da bulunmaktaydı.

Dünya basınının da kayıtsız kalmayarak, bu gelişmeleri ve Doğu Türkistan'da başlayan "bağımsızlık ayaklanmalarını gündeme getirmeye başladıkları görülmektedir. Çünkü "Şehzade" kimliğini taşıyan Abdulkerim Efendi, Osmanlı'nın varisi olarak önemli bir kişilikti.

"Kısa bir süre sonra yabancı gazetelerde, Rus İzvestia ve Pravda gibi gazetelerde Japonya'nın Doğu Türkistan'daki Müslüman isyanlarının arkasında olduğu ve buralardaki ayaklanmaların başarılı olması halinde Çin ve Rus Türkistan'ında yeni bir Müslüman devlet kurarak başına da bir Osmanlı şehzadesinin getirileceğini yazdı. Tüm bu haberler üzerine Abdulkerim Efendi, vakit kaybetmeden İngilizce yayın yapan Tokyo Weekly ve Trans Pasific gazetelerine 27 Temmuz 1933 tarihinde verdiği beyanatla bu iddiaları redederek böyle bir planının olmadığını açıkladı. Hatta Çin ve Rus Türkistanı'nda bir "İslam Krallığı"nın kurulmasına bile karşı olduğunu ifade etti. Daha sonra 1 Ocak 1934'de Şanghay'dan Kahire'de çıkan "Al-Mokattam" gazetesine bir mektup yazarak, tüm bu söylentilerin, kendisinin Tokyo'ya geldiğinden beri, Sovyetler Birliği tarafından yayıldığını yazıyordu.

Osmanlı'nın yeniden canlandırılması girişiminden rahatsızlık duyan "Ankara"nın da Sovyetler Birliği ile birlikte hareket ederek, Japon Hükümeti nezdindeki diplomatik girişimlerinin Abdulkerim Efendi'nin Doğu Türkistan'a gitmesinin engellenmesinde etkili olduğu da  ifade edilmektedir.

Nitekim "...Abdulkerim Efendi, Türkiye'nin Sovyetler Birliği ile birlikte oluşturduğu diplomatik baskı ve protestodan oldukça rahatsız olmuştu. Bu rahatsızlığını, "—Türk diplomatların söylentilerle uğraşmak yerine 30 milyon Türk soydaşlarını Rus esaretinden kurtarılması üzerine yoğunlaşmaları gerektiğini—" söylüyordu. (Barış Adıbelli, Doğu Türkistan, s.90-91; Selçuk Esenbel, "Japon and Islam Policy During the 1930" Bert Edstrom(ed.) Turning Points in Japanese History (Richmond) Japan Library 2002, s.204

Ayrıca; "Abdulkerim Efendi'nin ziyaretiyle ilgili Japon gazetelerinin hararetli ve övgü dolu yazıları Tokyo'daki Amerikan Büyükelçisi'nin gözünden kaçmamıştı. Amerikan elçisi Joseph Grew, Japonyo'dan önce Ankara'da görev yapmış ve Türk yöneticiler arasında birçok dostu bulunmaktaydı. Grew, bu ziyaretin politik açıdan Türkiye Cumhuriyeti açısından hassas bir durum teşkil ettiğinin farkındaydı. Osmanlı'nın yeniden canlandırılması tehlikesi ortaya çıkmıştı. Barış Adıbelli, Doğu Türkistan, s.89; Selçuk Esenbel, "Japon and Islam Policy During the 1930" Bert Edstrom(ed.) Turning Points in Japanese History (Richmond) Japan Library 2002, s.203

Bu arada 1933 yılı Kasım ayına gelindiğinde Çinli diktatör Genel Valilere karşı çıkan ayaklanmalar başarı ile sonuçlanmış ve Kaşgar'da "Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti" resmen ilan edilmiştir. Japonlar bu gelişme üzerine Tokyo'da misafir ettikleri Şehzade Abdulkerim Efendi'yi iki askeri Japon uçağı eşliğinde Doğu Türkistan'a göndermeye çalışır. Ancak bu olaydan (İngilizlerin veya Rusların uyarmasıyla) haberdar olan Çin Güvenlik Güçleri, Şehzade'nin Doğu Türkistan'a gelmesine engel olur.

Bu planın gerçekleşmemesi üzerine; Abdulkerim Efendi, Japonlar'a bağlı sembolik olarak "Doğu Türkistan Sultanı" olarak kukla gibi yaşamaktansa, istemeyerek de olsa rüyasına son vererek başka güçlerle bağlantı kurma girişiminde bulunduğu sonradan anlaşılıyor.

Şehzade Abdulkerim Efendi'nin Japonya Hükümeti ile temas kurmasında rol oynayan Haydarabat Nizamı ile evli kuzeni Dürrüşehvar Sultan hanımefendi ile yakın dostu Yozgatlı Çobanoğlu ailesine mensup gazeteci Muhsin Çobanoğlu'nun gayretleriyle Abdulkerim Efendi Amerika'ya gönderilir.

Ne var ki, 1935 yılında Abdulkerim Efendi kaldığı otel odasında, yaverinin 10 dakikalığına yanından ayrıldığı esnada meçhul bir suikaste kurban olur, ve 31 yaşındaki Şehzade'nin alnından tek kurşunla öldürülmüş halde yerde yattığı görülür.

Yapılan araştırmacılar sonucu Hanedan mensupları; suikastin, Çin Gizli Servisi tarafından ya da Japon Gizli Servisi tarafından düzenlendiğine kanaat getirmişlerdir. Çünkü otele geri dönen Şehzade'nin yaveri, otelden çekik gözlü birinin çıktığını görmüştür.

Kendisinin "Şehzade" olmasından dolayı, O'nun her hareketi diğer ülkeleri olduğu kadar "Ankara"yı da yakından ilgilendirmekteydi ve Osmanlı Hanedan üyeleri ne olursa olsun Türkiye'nin sorumluluğu altındaydı.

Akibeti hala bir muamma olan Abdulkerim Efendi hem Çin, hem Japonya, hem İngilizler hem de Amerika ve Ruslar açısından önemli bir şahsiyetti.

Eylül 1934'de New York'a geldiğinde,
"...büyük ihtimalle peşinde Rus, Çin ve Japon gizli servisleri vardı. Japonlar, özel bir ilgi gösteriyordu. Çünkü Abdulkerim Efendi'nin önemini ve etkisini Rusya da, Çin de farkına varmıştı ve özellikle Ruslar, Abdulkerim Efendi'yi kullanarak Japonya'nın Asya'ya açılma politikasına karşı kendi silahıyla vurabilirdi. (...) Ölüm nedenini polis yetkilileri intihar olarak kaydetmişlerdi. Ancak bunun üzerinde kuşkular vardı ve raporlarda çelişen ifadeler yer almaktaydı. (Selçuk Esenbel, "Japon and Islam Policy During the 1930" Bert Edstrom(ed.) Turning Points in Japanese History (Richmond) Japan Library 2002, s.205-206)

"...Bu olayın intihardan çok bir cinayet olduğu açıktı. Her ne kadar Çinliler bu olaydan sorumlu tutulmuş ise de o dönem açısından konuya bakıldığında, deniz aşırı bu tip operasyonlar yapabilecek tek gizli servisin de "Japon Gizli Servisi" olduğuydu.

(..)1935'ler Çin'de tam bir politik karmaşanın yaşandığı bir dönemdir. Sanıldığının aksine Çin'deki merkezi yönetim pek fazla güçlü değildi. Eğer Çin'deki Milliyetçi yönetimin, böyle bir deniz aşırı suikast düzenleyebilecek bir gücü bulunsaydı, önce bizzat Çin topraklarında bulunan rejim muhalifi Mao ve arkadaşlarını ortadan kaldırırdı.

(..)Sovyet Gizli Servisi ise, her ne kadar Abdulkerim Efendi'yi bir tehdit olarak görmüşse de, esas itibariyle Osmanlı Hanedanı'ndan bir üyeyi öldürerek Türkiye ile arasındaki ilişkileri zedeleme riski bulunmaktaydı. Ne olursa olsun, hanedan üyeleri yine de Türkiye'nin sorumluluğu altındaydı. Öte yandan, Sovyet coğrafyasındaki Müslüman halkın sempatisini kazanmak için Abdulkerim Efendi'nin ortadan kaldırılması yerine Moskova tarafına çekmek, daha akılcı görünmekteydi.

(..)Dolayısıyla, bu suikast Rusların da işine yaramıyordu. O halde bu işten tek kazançlı çıkan ülke Japonya idi. Gerçekten de Abdulkerim Efendi, (o dönemde, o şartlar altında) Moskova'nın tarafına geçmiş olsaydı, Japonya'nın bölgedeki etkinliği tehlikeye girebilirdi... (Barış Adıbelli, a.g.e. s.91-92)

Rüya da olsa, hayal de olsa idealist, samimi hislerle Şehzade Abdulkerim'in, Şehzade Mehmet Abit'in ve diğer Hanedan mensuplarının, mesafenin uzak olmasına, maddi sıkıntılara rağmen, bu olumsuzluklara aldırmaksızın Doğu Türkistan bölgesindeki insanların dertlerine deva olma gayreti oldukça anlamlıdır...

Sıkıntılara rağmen Doğu Türkistan halkının yanında olma gayreti gösteren Sultan Abdulaziz Han, Sultan Abdulhamid Han ve evladlarına  minnet ve şükranlarımızı bu vesileyle sunmak istiyorum.
Kaynak : Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti / İsmail Cengiz