<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
         <channel>
         <title>Sağlık</title>
         <link>https://www.iyigunler.net/saglik/</link>
         <description></description><item>
			<title><![CDATA[Yaz sıcaklarında sofraların yıldızı karpuz ve beyaz peynir]]></title>
			<description><![CDATA[Güneşin etkisiyle artan su ve mineral ihtiyacına cevap veren karpuz peynir ikilisi hem lezzet hem de sağlık açısından tercih sebebi oluyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yaz sıcaklarında sofraların yıldızı karpuz ve beyaz peynir

 

Hava sıcaklıkları gün geçtikçe artıyor. Yaz sıcaklarında hem serinleten hem de besleyici öğünler tercih ediliyor. Bu dönemde sofraların yıldızı, tatlı ve sulu karpuz ile dengeli ve doyurucu beyaz peynir oluyor. Güneşin etkisiyle artan su ve mineral ihtiyacına cevap veren karpuz peynir ikilisi hem lezzet hem de sağlık açısından tercih sebebi oluyor. 

 

Yaz aylarında artan sıcaklıklar, tüketicilerin beslenme tercihlerini de değiştiriyor. Ağır ve yağlı yemekler yerine daha hafif, serinletici ve pratik öğünler tercih ediliyor. Karpuz ve beyaz peynir ikilisi, hem hazırlanmasının kolay olması hem de vücudun ihtiyaç duyduğu su, protein ve mineralleri bir arada sunması nedeniyle yaz sofralarının en çok tercih edilen seçenekleri arasında yer alıyor. Özellikle sıcak günlerde öğle veya akşam öğünlerinde tercih edilen bu ikili, dengeli beslenmek isteyenler için de ideal bir alternatif oluşturuyor.

 Besleyici ve dengeleyici bir lezzet

Türkiye’de üretilen çiğ sütün yaklaşık yüzde 50’si peynir üretiminde kullanılıyor. Beyaz peynir, Türk mutfağının en köklü gıda ürünlerinden biri olarak her mevsimde sofralarda yerini alırken, yaz aylarında karpuzla birlikte daha sık tüketilmeye başlanıyor. Artan sıcaklıklar ve karpuzun mevsiminde olgunlaşması, beyaz peynirin cazibesini daha da artırıyor. Beyaz peynir; kalsiyum, magnezyum ve fosfor gibi minerallerle bağışıklık sistemini desteklerken, karpuz ise yüksek su ve şeker oranıyla ferahlatıcı bir etki sağlıyor. Uzmanlar, yaz aylarında beslenme düzeninde süt ve süt ürünlerine mutlaka yer verilmesi gerektiğini vurguluyor.

 Türk mutfağında yıllardır süregelen bir alışkanlık

Teksüt Satış Direktörü Murat Keleş, karpuz-beyaz peynir birlikteliğinin tüketim alışkanlıklarını da etkilediğini belirtti: “Karpuz, beyaz peynire olan ilgiyi artırıyor. Sadece kahvaltılarda değil, günün her saatinde tüketiliyor. Öğle, akşam veya ara öğün olarak da sofralarda yer buluyor. Tüketiciler damak zevkine uygun olarak farklı peynir çeşitlerine yöneliyor; bu da kategoriye dinamizm kazandırıyor. Karpuz ve beyaz peynir ikilisi Türk mutfağında yıllardır süregelen bir alışkanlık. Özellikle sıcak havaların etkisini artırdığı dönemlerde tüketiciler hem serinleten hem de pratik şekilde tüketilebilen ürünlere yöneliyor. Bu nedenle yaz aylarında beyaz peynir kategorisinde hareketlilik gözlemliyoruz."

 Yaz sofralarında dengeyi yakalayın

Karpuzun şekerli yapısı ile beyaz peynirin protein açısından zengin içeriği, dengeli bir kombinasyon sunuyor. Hem ferahlatıcı hem de tok tutan bu ikili, yaz mevsiminin sağlıklı ve keyifli lezzetleri arasında ilk sırada yer alıyor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-sofralarin-yildizi-karpuz-ve-beyaz-peynir-3542.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-sofralarin-yildizi-karpuz-ve-beyaz-peynir-3542.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-sofralarin-yildizi-karpuz-ve-beyaz-peynir-3542-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-sofralarin-yildizi-karpuz-ve-beyaz-peynir-3542.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/yaz-sicaklarinda-sofralarin-yildizi-karpuz-ve-beyaz-peynir/359843/</link>
			<pubDate>Mon, 13 Jul 2026 11:04:26 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bebekli ailelere 10 önemli tatil önerisi!]]></title>
			<description><![CDATA[Tatil planı yapan anne babalar dikkat!  Yaz sıcağında bebekler daha fazla risk altında! Bu saatlerde güneş altında kalmasın! İlk altı ay doğrudan güneşe çıkarmayın! ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bebekli ailelere 10 önemli tatil önerisi!


Yaz aylarının gelmesiyle birlikte birçok aile tatil planı yaparken, bebekli ailelerin aklındaki en önemli sorulardan biri, “Bebeğimizle tatil yaparken nelere dikkat etmeliyiz?" oluyor. 

Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yusuf Çelik, ilk bakışta zor gibi görünse de doğru planlama yapıldığında tatilin hem aile hem de bebek için oldukça keyifli bir deneyim olabileceğini belirterek, “Aslında bebekler de tatil yapabilir. Önemli olan onların fizyolojik ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmak  ve bazı basit önlemleri almaktır” diyor. Konaklanacak yerde sağlık kuruluşuna ulaşımın kolay olmasının ve hijyen koşullarının göz önünde bulundurulmasının önemine dikkat çeken Dr. Yusuf Çelik, “Kusursuz bir tatil planlamak zorunda değilsiniz. Bebeğinizin ihtiyaçlarını ön planda tuttuğunuz, güvenlik kurallarına dikkat ettiğiniz ve olası risklere karşı hazırlıklı olduğunuz sürece tatiliniz keyifli geçecektir” diye konuşuyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yusuf Çelik, bebekle yapılan tatilde dikkat edilmesi gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. 


Seyahat öncesi doktor kontrolü şart

Özellikle prematüre doğmuş, kronik hastalığı bulunan veya son dönemde enfeksiyon geçirmiş bebeklerin tatil öncesinde doktoru tarafından değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Dr. Yusuf Çelik, seyahate çıkmadan önce rutin aşıların yaşına uygun şekilde tamamlanmış olması gerektiğini vurgulayarak, “Aşılar yalnızca günlük yaşamda değil, seyahat sırasında karşılaşılabilecek enfeksiyonlara karşı da önemli bir koruma sağlamaktadır” diyor. 

Sağlık çantanızda bunlar mutlaka olsun 

Küçük ama iyi planlanmış bir sağlık çantası tatilde büyük kolaylık sağlıyor. Dr. Yusuf Çelik, çantanızda mutlaka bulunmasını önerdiği malzemeleri şöyle sıralıyor:  


	Bebeğinizin düzenli kullandığı ilaçlar (doktorunuzun önerileriyle hazırlanmalı) 
	Dijital ateş ölçer
	Doktorunuzun önerdiği ateş düşürücü, alerji ve bulantı giderici ilaçlar
	Serum fizyolojik ve burun aspiratörü
	Antiseptik solüsyon
	Gazlı bez ve yara bandı
	Yaşına uygun güneş koruyucu
	Yaşına uygun böcek kovucu ürün
	Yeterli miktarda bez, yedek kıyafet ve ince bir örtü


Açıkta bekleyen gıdalardan kaçının

İlk altı ay yalnızca anne sütüyle beslenen bebeklerde emzirmeye devam edilmesinin en doğru yaklaşım olacağını söyleyen Dr. Yusuf Çelik, anne sütünün sadece besin kaynağı olmadığını, aynı zamanda enfeksiyonlara karşı önemli bir koruma sağladığını ifade ediyor. Ek gıdaya geçmiş olan bebeklerde ise açıkta bekleyen, iyi pişmemiş ve hijyeninden emin olunmayan gıdalardan kaçınılması gerekiyor. 

Bol bol sıvı almasını sağlayın

Bebekler, vücut yüzey alanlarının erişkinlere göre daha geniş olması nedeniyle sıcak havalarda çok daha hızlı sıvı kaybediyor. İlk altı ay yalnızca anne sütü alan bebeklerde sıcak günlerde emzirme sıklığının artırılması çoğu zaman yeterli olurken, daha büyük bebeklerde ise su tüketiminin yaşına uygun şekilde desteklenmesi önem taşıyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yusuf Çelik, “Az idrar yapma, ağız kuruluğu, gözyaşı olmadan ağlama, huzursuzluk veya aşırı uyku hali, sıvı kaybının erken belirtileri olabilir. Bu belirtiler fark edildiğinde zaman kaybetmeden hekime başvurulmalıdır” uyarısında bulunuyor. 

Yolculuklarda kucağınızda taşımayın

Araba yolculuklarında en önemli güvenlik kuralı,  bebeğin yaşına ve kilosuna uygun, doğru şekilde monte edilmiş otomobil koltuğunda seyahat etmesidir. Çünkü, kısa mesafelerde bile kucakta taşınmaları ciddi yaralanmalara neden olabiliyor. Uzun yolculuklarda bebeğin beslenmesi, altının değiştirilmesi ve hareket edebilmesi için yaklaşık 2 saatte bir mutlaka mola verilmesi öneriliyor. Yaz aylarında araç içi sıcaklığının 22-24°C arasında tutulması ve bebeğin kalın kıyafetlerle giydirilmemesi de konfor açısından önem taşıyor. Uçak yolculuğunda ise ailelerin en çok endişe ettiği konunun kulak ağrısı olduğunu belirten Dr.   Yusuf Çelik, “Kalkış ve iniş sırasında bebeğin emzirilmesi, biberon veya emzik kullanılması orta kulaktaki basınç değişiminin dengelenmesine yardımcı olabilmektedir” bilgisini veriyor. 

Bu saatlerde güneş altında kalmasın

Bebeklerin cildi yetişkinlere göre çok daha hassas oluyor. Bu nedenle ilk 6 ay güneş ışığına maruz bırakılmaması gerektiği uyarısında bulunan Dr. Yusuf Çelik, “Bebeklerin ilk altı ay mutlaka gölgede kalmaları sağlanmalıdır. Aksi halde sıcak çarpması ve güneş yanığı gibi ciddi tablolar gelişebilir. Altı aydan büyük bebekler de bu riskler nedeniyle özellikle güneş ışınlarının en yoğun olduğu 11.00-16.00 saatleri arasında mümkün olduğunca gölgede tutulmalıdır. İnce pamuklu kıyafetler ve geniş kenarlı şapkalar da güneşten korunmada oldukça etkilidir” diyor. Altı aydan büyük bebeklerde geniş spektrumlu ve tercihen SPF 50 içeren güneş koruyucular kullanılabileceğini ifade eden Dr. Yusuf Çelik,   koruyucunun dışarı çıkmadan yaklaşık 20–30 dakika önce uygulanması ve ihtiyaç halinde yenilenmesi gerektiğini hatırlatıyor. 

Havuz hijyenine dikkat edin

Uygun koşullar sağlandığında deniz bebekler için güzel bir deneyim olabiliyor. Eğer tatilde havuz tercih edilecekse düzenli bakımının yapıldığından ve hijyen kurallarına uyulduğundan emin olmak gerekiyor. Çünkü, yetersiz klorlanmış veya kirli havuz suyu mide ve bağırsak enfeksiyonlarına neden olabiliyor. Gözlerde kızarıklık ve tahriş, kulak enfeksiyonları ile ciltte döküntü ya da kuruluk görülebiliyor. Ayrıca çok soğuk suda uzun süre kalmak vücut ısısının düşmesine yol açabileceği için havuz suyunun soğuk olmamasına dikkat edilmesi gerekiyor.  

Bebek arabasında sineklik kullanın

Özellikle akşam saatlerinde sivrisinekler bebeklerde ciddi huzursuzluğa neden olabiliyor. Bebek arabasında sineklik kullanılması oldukça etkili bir koruma sağlıyor. Koruyucu losyon ve spreylerin ise mutlaka bebeğin yaş grubuna uygun seçilmesi ve kullanım talimatlarına göre uygulanması önem taşıyor. 

Uyku düzenini koruyun

Tatilde günlük rutinler değişse de bebeklerin biyolojik ritmi değişmiyor. Bu nedenle uyku saatlerinin mümkün olduğunca korunması hem bebeğin huzuru hem de ebeveynlerin tatilden keyif alabilmesi açısından önemli. Uyku oyuncağının veya battaniyesinin tatilde de kullanılması ve uyku rutinine devam edilmesi, bebeğin yeni ortama daha kolay uyum sağlamasına yardımcı olabiliyor.

Bu durumlarda zaman kaybetmeyin!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yusuf Çelik, aşağıda yer alan durumlarda zaman kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiği uyarısında bulunuyor. 


	3 aydan küçük bir bebekte ateş gelişmesi
	Yüksek ateşin devam etmesi
	Solunum güçlüğü
	Sürekli kusma
	Kanlı veya şiddetli ishal
	Belirgin sıvı kaybı bulguları
	Havale
	Şiddetli alerjik reaksiyon
	Düşme veya ciddi travma
	Beslenmeyi reddetme ve belirgin halsizlik

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/bebekli-ailelere-10-onemli-tatil-onerisi-827.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/bebekli-ailelere-10-onemli-tatil-onerisi-827.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/bebekli-ailelere-10-onemli-tatil-onerisi-827-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/bebekli-ailelere-10-onemli-tatil-onerisi-827.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/bebekli-ailelere-10-onemli-tatil-onerisi/359842/</link>
			<pubDate>Mon, 13 Jul 2026 10:59:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yaz sıcaklarında yetersiz su tüketimi böbreklerinizi yıpratmasın]]></title>
			<description><![CDATA[Yaz aylarında artan hava sıcaklıkları yalnızca güneş çarpması riskini değil, böbrek sağlığını da olumsuz etkileyebiliyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yaz sıcaklarında yetersiz su tüketimi böbreklerinizi yıpratmasın

Yaz aylarında artan hava sıcaklıkları yalnızca güneş çarpması riskini değil, böbrek sağlığını da olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle aşırı terlemeye bağlı gelişen sıvı kaybı, böbreklerin çalışma düzenini bozarak böbrek taşı ve akut böbrek hasarı riskini artırabiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Nefroloji Bölümü'nden Doç. Dr. Ali Bakan, yaz aylarında yeterli sıvı tüketiminin böbrek sağlığını korumadaki kritik rolüne dikkat çekerek, alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi.

Sıcak hava böbrekleri nasıl etkiliyor?

Yaz aylarında vücut sıcaklığını dengelemek için deri damarları genişleyerek terleme artmaktadır. Terleme ile birlikte su ve elektrolit kaybı yaşanmaktadır. Kaybedilen sıvının yeterince yerine konulmaması ise vücuttaki sıvı hacmini azaltmaktadır. Bu durum böbreklere ulaşan kan akımını düşürürken idrar miktarının azalmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak böbreklerin filtreleme sistemi daha fazla çalışmak zorunda kalıyor ve özellikle sıcak havalarda böbrek taşı ile akut böbrek hasarı riski belirgin şekilde artmaktadır. 

En büyük risk fark edilmeyen sıvı kaybı

Yaz aylarında böbrekleri tehdit eden en önemli etken sıcak hava değil, fark edilmeden gelişen sıvı kaybıdır. Böbrek sağlığını korumak için herkese uygun tek bir su tüketim miktarı bulunmaz Günlük sıvı ihtiyacı; yaş, vücut ağırlığı, fiziksel aktivite düzeyi, iklim koşulları ve mevcut hastalıklara göre değişiklik gösterebilir. Sağlıklı bireylerde günlük sıvı tüketiminin kilogram başına yaklaşık 30-35 mililitre olması önerilir. Yaklaşık 70 kilogram ağırlığındaki bir kişi için bu miktar ortalama 2-2,5 litreye karşılık gelir. Ancak yaz aylarında, yoğun egzersiz yapanlarda ve aşırı terleyen kişilerde sıvı ihtiyacı daha da artar.

İdrar rengi böbrekleriniz hakkında ipucu veriyor

Yeterli su tüketilip tüketilmediğini anlamanın en pratik yollarından biri idrar rengini takip etmektir. Açık saman sarısı idrar genellikle yeterli sıvı alımını gösterirken, koyu sarı veya kehribar renk sıvı ihtiyacının arttığını düşündürür. Günlük idrar miktarında belirgin azalma da böbreklerin susuz kaldığını gösteren önemli bulgular arasında yer alır. Ancak bazı ilaçlar ve vitaminlerin de idrar rengini değiştirebileceği unutulmamalıdır.

Böbrek taşı ve idrar yolu enfeksiyonlarına dikkat

Sıvı kaybı nedeniyle yoğunlaşan idrar, böbrek taşı oluşumuna neden olan minerallerin kristalleşmesini kolaylaştırabilir. Daha önce böbrek taşı öyküsü bulunanlar, diyabet ve obezite hastaları, ailesinde böbrek taşı öyküsü olanlar, gut hastaları ile hiperparatiroidizm, hiperürisemi ve malabsorpsiyon sendromu bulunan kişiler daha yüksek risk altında bulunur. Yaz aylarında sık görülen idrar yolu enfeksiyonları da ihmal edilmemeli. Tedavi edilmeyen enfeksiyonlar böbreklere ilerleyerek akut piyelonefrite neden olabilir.

Gazlı içecekler suyun yerini tutmuyor

Soğuk içeceklerin böbreklere zarar verdiği düşüncesi doğru değildir. Önemli olan içeceğin sıcaklığı değil, içeriğidir. Böbrek sağlığı için en doğru tercih her zaman sudur. Şekersiz maden suyu uygun miktarlarda tüketilebilir. Gazlı ve şekerli içecekler ise yüksek miktarda şeker, fruktoz, fosforik asit, sodyum ve kafein içerir. Yüksek fruktoz tüketimi ürik asit düzeyini artırırken idrarla kalsiyum atılımını yükselterek idrar sitratını azaltabilir. Bu değişiklikler böbrek taşı oluşumunu kolaylaştırırken uzun vadede obezite, diyabet, hipertansiyon ve kronik böbrek hastalığı riskini de artırabilir. Özellikle enerji içecekleri sıcak havalarda yoğun fiziksel aktivite sırasında tüketildiğinde sıvı ve elektrolit dengesini bozarak böbrekler üzerinde ek yük oluşturabilir.

Yaz meyveleri faydalı ama ölçülü tüketilmeli

Karpuz ve kavun gibi su oranı yüksek meyveler sağlıklı bireylerde sıvı alımına katkı sağlayabilir. Ancak bu besinler suyun yerine geçmez. Diyabet ve kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerin bu meyveleri kontrollü tüketmesi gerekir. Özellikle kavunun yüksek potasyum içerdiği unutulmamalıdır. Hipertansiyon ve diyabet kronik böbrek hastalığının en sık görülen nedenleri arasında yer alır. Yaz aylarında gelişen sıvı kaybı bu hasta grubunda akut böbrek hasarı riskini daha da artırabilir.

Tatilde böbreklerinizi ihmal etmeyin

Deniz, havuz ve uzun yolculuklarda düzenli su tüketimi ihmal edilmemeli, uzun süre idrar tutulmamalı ve aşırı güneş altında kalınmamalıdır. Böbrek sağlığını korumak için yeterli sıvı tüketiminin yanı sıra tansiyon ve kan şekeri kontrolü, tuz tüketiminin sınırlandırılması ve ilaçların düzenli kullanılması da büyük önem taşır. Özellikle böbrek taşı, diyabet, hipertansiyon ve kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerin yaz aylarında sıvı tüketimine daha fazla özen göstermesi gerekir. Böbrek sağlığını korumak için normal düzeyde kalsiyum tüketilmeli, aşırı oksalat içeren besinlerden kaçınılmalı, kırmızı ve işlenmiş et tüketimi sınırlandırılmalı, meyve ve sebze ağırlıklı beslenilmeli, şekerli ve gazlı içecekler azaltılmalıdır. Özellikle kalsiyum oksalat taşı bulunan kişilerin ıspanak, pazı, pancar yaprağı, kakao, çikolata, badem gibi kuruyemişler ve aşırı siyah çay tüketimine dikkat etmesi önerilmektedir. 

Bu belirtileri hafife almayın

Yaz aylarında aşağıdaki belirtilerin görülmesi durumunda vakit kaybetmeden bir nefroloji uzmanına başvurulması gerekir. Özellikle diyabet, hipertansiyon veya kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerde bu bulgular kalıcı böbrek hasarının habercisi olabilir.


	İdrar miktarında belirgin azalma
	İdrarda kan görülmesi
	Yüksek ateş ve yan ağrısı
	Ani gelişen ödem
	Kontrol altına alınamayan tansiyon yüksekliği

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-yetersiz-su-tuketimi-bobreklerinizi-yipratmasin-3462.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-yetersiz-su-tuketimi-bobreklerinizi-yipratmasin-3462.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-yetersiz-su-tuketimi-bobreklerinizi-yipratmasin-3462-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-yetersiz-su-tuketimi-bobreklerinizi-yipratmasin-3462.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/yaz-sicaklarinda-yetersiz-su-tuketimi-bobreklerinizi-yipratmasin/359840/</link>
			<pubDate>Mon, 13 Jul 2026 10:16:41 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Tatilde omurga sağlımızı tehdit eden 6 önemli hata]]></title>
			<description><![CDATA[Yaz aylarında artan açık hava aktiviteleri ve uzun tatil günleri bize yenilenme fırsatı sunarken, omurga sağlığı açısından bazı riskleri de beraberinde getirebiliyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Tatilde omurga sağlımızı tehdit eden 6 önemli hata

Günlük rutinden uzaklaşılan tatillerde yapılan basit hatalar; bel ve boyun bölgesinde kas spazmına, fıtık oluşumuna veya var olan problemin şiddetlenmesine neden olabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi  Uzmanı Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar, tatillerde bel ile boyun sağlığını tehdit eden en önemli hatalı davranışların ise yanlış pozisyonda uzun süre kalmak,  ani hareketler yapmak ve uzun süre hareketsiz durmak olduğunu belirterek, “Yıl boyunca alışık olunmayan hareketlerin kısa sürede ve yoğun şekilde yapılması da omurgada beklenmedik yükler oluşturabilmektedir. Yaz tatillerinde önemsenmeyen günlük hatalar omurgada  bel ve boyun fıtığı gibi ciddi sorunlara dönüşebilmektedir.  Bu nedenle tatilde de omurga sağlığını koruyacak basit önlemlerin ihmal edilmemesi gerekmektedir” diyor.  Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar, yaz tatillerinde bel ve boyun sağlığımızı tehdit eden hatalı alışkanlıklarımıza dikkat çekti; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.  

Hata: Şezlongda saatlerce aynı pozisyonda kalmak

Tatilin en masum görünen alışkanlığı, aslında omurga sağlığı açısından önemli risklerden birini oluşturuyor. Şezlongda saatlerce aynı pozisyonda kalmak, boyun ve bel disklerine sürekli ve tek yönlü baskı uyguluyor. Özellikle boynun öne ya da yana eğik kalması, bir süre sonra kas spazmına neden olabiliyor.  Bu durum basit bir tutulma gibi başlasa da, sinir köklerine baskı gelişirse bel veya boyun fıtığına bağlı şikayetlerin artmasına yol açabiliyor. 

Doğrusu: Her 20–30 dakikada bir pozisyon değiştirin. Özellikle sırtüstü yatarken belinizi ve boyun bölgenizi mutlaka destekleyin. Kısa yürüyüşler yaparak kaslarınızı hareket ettirin ve boynunuzu mümkün olduğunca nötr pozisyonda tutmaya özen gösterin.

Hata: Sıcak havalarda aniden soğuk suya girmek

Vücudun gevşemiş olduğu sıcak havalarda yapılan ani hareketler de bel ve boyun sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle terliyken soğuk suya hızlı bir şekilde girmek, kasların refleks olarak aniden kasılmasına ve bunun sonucunda bel ile boyun bölgesinde kontrolsüz yüklenmelere yol açabiliyor. Daha önce fark edilmemiş bir disk sorunu varsa, bu ani yüklenmeyle birlikte ağrı gibi sorunlar gelişebiliyor veya var olan tablo şiddetlenebiliyor. 

Doğrusu: Vücudunuzu ani ısı değişimine alıştırmak için deniz veya havuza yavaş yavaş girmeye özen gösterin. 

Hata: Sığ suya balıklama atlamak 

Yaz aylarında yapılan en tehlikeli hatalardan biri ise derinliği bilinmeyen sulara balıklama atlamak. Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar, sığ suya balıklama atlayış sırasında baş ve boyun bölgesinin zemine çarpması halinde omuriliğin ciddi şekilde zarar görebileceği uyarısında bulunarak, “Suyun beklenenden daha sığ olması durumunda bu tür atlayışlar boyun ve omurga kırıklarına, kalıcı felce ve hatta ölüme bile yol açabilmektedir” diyor.

Doğrusu: Felce neden olabilecek hasarların oluşmasını önlemek için derinliğini bilmediğiniz denize veya havuza asla balıklama atlamayın. 

Hata: Yolculuk sırasında uzun süre hareketsiz kalmak 

Uzun araç yolculukları da omurga sağlığını tehdit eden faktörler arasında yer alıyor. Seyahat sırasında 3–5 saat boyunca mola vermeden oturmak  bel ve boyun spazmlarına neden olabiliyor. Bunun sonucunda bel ile boyun fıtığı yakınmaları şiddetlenebiliyor. 

Doğrusu: Seyahat ederken bel ve boyun bölgenizi destekleyen yastıklar kullanın.  Her 15 – 20 dakikada bir kol ve bacaklarınızı hareket ettirip, pozisyon değiştirmeyi ihmal etmeyin. Bunların yanı sıra en azından her 2 saatte bir mola vermeniz; en az   5 dakika yürümeniz ve  mümkünse esnetme hareketleri yapmanız fayda sağlayacaktır. 

Hata: Ağır valizi hatalı taşımak 

Tatil başlangıcında en çok yapılan hatalardan biri, ağır valizi belden eğilerek ve gövdeyi döndürerek kaldırmak oluyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar,  “Bu hatalı hareketler omurgaya tek noktadan yük bindirmekte ve disklerde ani basınç artışına sebep olabilmektedir. Bunun sonucunda bel ile boyun fıtığı gelişebilmekte veya mevcut şikayetler artabilmektedir” diyor.

Doğrusu: Bavulu yerden kaldırmanız gerektiğinde dizlerinizi mutlaka bükerek eğilin. Bavulunuzu kavradıktan sonra yavaşça ve kontrollü şekilde kaldırın. Bavulu kaldırırken yön değiştireceğiniz zaman belden dönme hareketi yapmayın;  tüm vücudunuzla birlikte, ayaklarınızdan destek alarak dönün. Aslında büyük bir bavul yerine, daha hafif 2-3 küçük valiz tercih etmeniz bel ve boyun sağlığınız açısından daha uygun olacaktır.

Hata: Su kayağı, kum voleyboluna hazırlıksız başlamak

Tatilde sık tercih edilen su kayağı, sörf ve kum voleybolu gibi sporlar, yeterli hazırlık yapılmadan gerçekleştirildiğinde bel ile boyun sağlığı açısından risk oluşturabiliyor. Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar,  özellikle yıl boyunca düzenli egzersiz yapmayan kişilerin tatilde aniden yoğun fiziksel aktiviteye başlamalarının son derece riskli olduğunu vurgulayarak, “Öyle ki bu hata omurga çevresindeki kas ve bağ dokularında zorlanmaya neden olabilmektedir. Ani dönüş hareketleri, dengesiz düşüşler ve tekrarlayan yüklenmeler sonucunda bel ve boyun ağrıları gelişebilmekte; fıtık veya disk problemleri oluşabilmekte veya var olan bu sorunlara bağlı şikâyetler artabilmektedir” uyarısında bulunuyor. 

Doğrusu: Tatil sporlarına başlamadan önce kısa bir ısınma ve esneme programı uygulayın. Aktivitenin süresini ve yoğunluğunu kademeli olarak artırın. Özellikle boyun ve bel bölgesinde ağrı, tutulma veya hareket kısıtlılığı hissederseniz devam etmeyin ve dinlenmeye zaman ayırın. Omurgaya aşırı yük bindirebilecek ani ve kontrolsüz hareketlerden kaçınmaya özen gösterin.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/tatilde-omurga-saglimizi-tehdit-eden-6-onemli-hata-930.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/tatilde-omurga-saglimizi-tehdit-eden-6-onemli-hata-930.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/tatilde-omurga-saglimizi-tehdit-eden-6-onemli-hata-930-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/tatilde-omurga-saglimizi-tehdit-eden-6-onemli-hata-930.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/tatilde-omurga-saglimizi-tehdit-eden-6-onemli-hata/359829/</link>
			<pubDate>Sat, 11 Jul 2026 17:33:13 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Açıkta bekleyen limonata sağlık riski taşıyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Yaz aylarında serinlemenin sağlıklı bir yolu olduğu düşünülerek limonatanın sık tercih edildiğini belirten uzmanlar, doğru hazırlanmadığında sağlık açısından risk oluşturabildiğini söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Açıkta bekleyen limonata sağlık riski taşıyor! 

 

Limonatanın oda sıcaklığında en fazla 1–2 saat güvenle kalabileceğine dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Süre uzadıkça özellikle yaz sıcaklarında mikroorganizma üreme riski artar. Dışarıda satılan limonatalarda en sık hijyen riski kullanılan su ve buzdan kaynaklanır.” dedi. Yüksek şeker içeriğinin de kan şekeri dalgalanmalarına ve uzun vadede kilo artışına zemin hazırlayabileceğini aktaran İspiroğlu, diyabetli bireylerin limonata tüketiminde daha dikkatli olması gerektiğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, yaz aylarında sık tüketilen limonatanın hangi durumlarda riskli hangi durumlarda güvenli olduğu hakkında açıklamalarda bulundu.

Açıkta bekleyen limon suyu sağlık açısından risk oluşturabilir!

Limonun C vitamini açısından zengin, potasyum ve antioksidan bileşenler içeren bir meyve olduğunu hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Yaz aylarında serinletici etkisiyle limonata sık tercih edilir. Doğru hazırlandığında ve kontrollü tüketildiğinde sağlıklı bir seçenek olabilir; ancak hijyen ve şeker içeriği uygun değilse risk oluşturur.” dedi.

Limonatanın oda sıcaklığında en fazla 1–2 saat güvenle kalabileceğine dikkat çeken İspiroğlu, “Sıcak yaz koşullarında bu süre 1 saate kadar düşebilir. Bu süre uzadıkça özellikle yaz sıcaklarında mikroorganizma üreme riski artar. Açıkta bekleyen limon suyu veya hazır karışımlar bu nedenle sağlık açısından risk oluşturabilir.” uyarısını yaptı.

Limonatadaki en büyük hijyen riski: Buz ve kullanılan su! 

Dışarıda satılan limonatalarda en sık hijyen riskinin kullanılan su ve buzdan kaynaklandığını vurgulayan Hülya Yiğit İspiroğlu, “İçme suyu kalitesinde olmayan buzlar tüm içeceği riskli hale getirebilir.” dedi.

Ayrıca yıkanmadan kullanılan veya kesildikten sonra bekletilen limonların mikroorganizma yükünün arttığını kaydeden İspiroğlu, şunları söyledi:

“Kesilmiş limonların uzun süre bekletilmesi güvenli değildir. Taze sıkılmış limonata besin değeri açısından daha avantajlıdır. Hazır karışımlar ise genellikle daha fazla şeker içerir ve besin değeri daha düşüktür ayrıca gıda katkı maddeleri içerebilir.”

Diyabetik bireyler limonata tüketiminde dikkatli olmalı! 

İyi bir limonatanın üç temel şartı olduğuna değinen İspiroğlu, “Hijyenik hazırlanmış olması, uzun süre bekletilmemiş olması ve şeker içeriğinin kontrollü olması gerekir. Bu üç koşul sağlanmadığında limonata masum bir içecek olmaktan çıkar ve sağlık açısından risk oluşturabilir.” dedi.

Limonatanın çoğu zaman zararsız görülse de yüksek şeker içeriğinin kan şekeri dalgalanmalarına yol açabileceğine işaret eden İspiroğlu, “Daha çabuk acıktırabilir ve uzun vadede karın çevresi yağlanmasını artırabilir. Bu nedenle az şekerli hazırlanması önemlidir. Bal veya meyve dilimleri ile de tatlandırılabilir. Diyabetik bireylerde limonata şekersiz hazırlanmış olsa bile kontrollü tüketilmesi gerekir; çünkü içeriğine eklenen doğal veya ilave şeker kaynakları fark edilmeden karbonhidrat alımını artırabilir ve porsiyon kontrolü kolayca aşılabilir.” açıklamasını yaptı.

Ev yapımı limonata hijyenik hazırlanır ve fazla şeker içermezse güvenli bir seçenek! 

Ev yapımı limonatanın genelde daha güvenli olduğunu dile getiren Hülya Yiğit İspiroğlu, “Ancak fazla şeker kullanılırsa veya hijyen kurallarına dikkat edilmezse bu avantaj ortadan kalkar.” dedi.

Dışarıda limonata tercih edilecekse taze hazırlanmış olması, açıkta uzun süre beklememiş olması ve kullanılan buzun güvenilir olmasının önemli kriterler olduğunu yineleyen İspiroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

“Yaz aylarında serinlemek için en güvenli ve sağlıklı seçenekler su, ayran, sade maden suyu ve evde hazırlanmış şekersiz bitki çaylarıdır. Taze nane, limon dilimi veya meyve ile aromalandırılmış sular ise şeker eklemeden lezzet artırmak için iyi bir alternatiftir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/acikta-bekleyen-limonata-saglik-riski-tasiyor-1443.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/acikta-bekleyen-limonata-saglik-riski-tasiyor-1443.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/acikta-bekleyen-limonata-saglik-riski-tasiyor-1443-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/acikta-bekleyen-limonata-saglik-riski-tasiyor-1443.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/acikta-bekleyen-limonata-saglik-riski-tasiyor/359827/</link>
			<pubDate>Sat, 11 Jul 2026 17:25:21 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Göz Kaşımak Masum Bir Alışkanlık Değil]]></title>
			<description><![CDATA[Gözlerde kaşıntı, sulanma ve kızarıklık özellikle alerji mevsimlerinde sık görülen şikayetler arasında yer alıyor. Pek çok kişi bu şikayetleri hafifletmek için farkında olmadan gözlerini ovuşturmayı alışkanlık haline getiriyor. Ancak uzmanlar, uzun süre devam eden şiddetli göz kaşımanın kornea sağlığını olumsuz etkileyebileceği konusunda uyarıyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Göz Kaşımak Masum Bir Alışkanlık Değil: Keratokonus Riskini Artırabilir



Batıgöz Sağlık Grubu Çankaya Şubesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Emre Yılmaz, özellikle genç yaş grubunda sık görülen göz kaşıma alışkanlığının, genetik yatkınlığı bulunan bireylerde keratokonus gelişimini tetikleyebileceğini belirtiyor.

Göz Kaşıma Kornea Yapısını Zamanla Zayıflatabilir

Kornea, ışığın göze girişini sağlayan ve net görmede önemli rol oynayan saydam dokudur. Sağlıklı bir kornea düzgün ve kubbe şeklinde bir yapıya sahiptir. Ancak sürekli ve kuvvetli göz kaşıma hareketi, korneada mekanik strese neden olarak zaman içerisinde bu yapının incelmesine ve öne doğru sivrileşmesine yol açabilir.

Keratokonus olarak adlandırılan bu hastalıkta kornea normal şeklini kaybetmeye başlar. Bunun sonucunda düzensiz astigmatizma gelişebilir ve görme kalitesinde belirgin azalma ortaya çıkabilir. Hastalık ilerledikçe gözlüklerle elde edilen görme düzeyi de yetersiz kalabilir.

Op. Dr. Emre Yılmaz, "Her gözünü kaşıyan kişide keratokonus gelişeceği söylenemez. Ancak genetik yatkınlığı bulunan bireylerde sürekli göz ovuşturmak, hastalığın ortaya çıkmasını veya ilerlemesini kolaylaştırabilen önemli çevresel faktörlerden biri olarak kabul edilmektedir." ifadelerini kullanıyor.

En Sık Gençlerde Ortaya Çıkıyor

Hastalığın özellikle 10 ile 30 yaş arasındaki gelişme çağındaki bireylerde çok daha hızlı ilerlediğini ve bir tehlike oluşturduğu vurgulanmaktadır. Gelişme çağında göz dokuları daha esnek olduğu için, mekanik bir baskı olan kaşıma ve ovalama eylemi korneanın yapısını çok daha kolay bozabiliyor.

Sık numara değişikliği, gözlükle yeterli görme sağlanamaması veya düzensiz astigmatizma gibi bulgular, ayrıntılı göz muayenesini gerekli kılabilir. Hastalık erken dönemde belirti vermeyebildiği için yalnızca görme şikayetlerinin ortaya çıkmasını beklemek doğru bir yaklaşım olmayabilir.

Alerjik Göz Hastalıkları Riski Artırabiliyor

Bahar aylarında polenlerin artmasıyla birlikte gözlerde kaşıntı şikayetleri belirgin şekilde artabiliyor. Alerjik konjonktivit, atopik dermatit, saman nezlesi ve astım gibi alerjik hastalıkları bulunan kişilerde göz kaşıma davranışı daha sık görüldüğü için keratokonus açısından risk de artabiliyor.

Çocukların ve gençlerin gözlerini sürekli kaşıması, aileler tarafından önemsenmesi gereken bir durumdur. Göz kaşıntısının nedeni araştırılmalı, yalnızca kaşıntıyı gidermeye yönelik değil, altta yatan alerjik süreç de uygun şekilde değerlendirilmelidir.

Keratokonus Erken Dönemde Kornea Topografisi ile Değerlendirilebilir

Keratokonusun erken evrelerinde standart göz muayenesi her zaman yeterli olmayabilir. Bu nedenle risk grubundaki bireylerde korneanın eğimini ve yapısını ayrıntılı olarak değerlendiren kornea tomografisi önemli bilgiler sağlayabilir.

Ailesinde keratokonus öyküsü bulunan kişilerde, sık göz kaşıyan çocuk ve gençlerde veya numarası kısa sürede değişen bireylerde bu değerlendirmenin uygun görülmesi halinde erken tanıya katkı sağlayabileceği belirtiliyor.

Erken dönemde tanı konulması, hastalığın ilerleme hızının takip edilmesini ve gerekli durumlarda uygun tedavi seçeneklerinin zamanında planlanmasını mümkün hale getirebilir.

Her Görme Bozukluğu Gözlükle Düzelmeyebilir

Keratokonus ilerledikçe korneadaki düzensiz şekil değişikliği nedeniyle görme kalitesi azalabilir. Bu durum yalnızca göz numarasının artmasına bağlı olmayabilir. Bazı hastalarda gözlük değişimine rağmen görme beklendiği kadar düzelmeyebilir.

Bu nedenle özellikle sık numara değişikliği yaşayan veya gözlüklerinden yeterli verim alamayan kişilerin ayrıntılı göz değerlendirmesi yaptırmaları önem taşımaktadır.

Op. Dr. Emre Yılmaz, "Göz kaşıntısı basit bir alışkanlık gibi görülmemelidir. Özellikle alerjik hastalığı bulunan çocuklarda ve gençlerde bu davranışın önlenmesi, düzenli göz kontrollerinin ihmal edilmemesi ve gerekli durumlarda kornea değerlendirmesinin yapılması, keratokonusun erken dönemde saptanabilmesi açısından önem taşımaktadır." diyerek sözlerini tamamladı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/goz-kasimak-masum-bir-aliskanlik-degil-6546.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/goz-kasimak-masum-bir-aliskanlik-degil-6546.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/goz-kasimak-masum-bir-aliskanlik-degil-6546-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/goz-kasimak-masum-bir-aliskanlik-degil-6546.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/goz-kasimak-masum-bir-aliskanlik-degil/359818/</link>
			<pubDate>Thu, 09 Jul 2026 14:23:13 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Burun ameliyatında en büyük risk güneş!]]></title>
			<description><![CDATA[Yaz aylarında burun ameliyatı olmanın artık geçmişteki kadar riskli olmadığını belirten uzmanlar, gelişen cerrahi teknikler sayesinde mevsimin ameliyat başarısını belirleyen bir unsur olmaktan çıktığını söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Burun ameliyatında en büyük risk güneş!


İyileşme sürecinde en önemli riskin sıcak hava değil, güneş ışınları olduğuna dikkat çeken Kulak, Burun, Boğaz Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Eğer bu dönemde yoğun güneş ışığına maruz kalınırsa pigmentasyon dediğimiz renk değişiklikleri oluşabilir. Burun cildi ile yüzün diğer bölgeleri aynı şekilde güneş görmediği için renk farklılıkları gelişebilir. Bu nedenle ameliyat sonrası ilk 6 ay boyunca güneşten mümkün olduğunca korunmak gerekir.” dedi. Ağır çerçeveli gözlük kullanımının burun kemiğine baskı yapabileceğini ifade eden Rahimi, ameliyat sonrası kuruluk ve kabuklanmanın ise normal iyileşme sürecinin bir parçası olduğunu vurguladı.


Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kulak, Burun, Boğaz Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, yaz aylarında yapılan burun estetiği veya burun ameliyatının ardından sıcak hava, güneş, deniz ve havuzun iyileşme sürecini nasıl etkileyeceği ve dikkat edilmesi gerekenler hakkında açıklamalarda bulundu.

Gelişen teknoloji sayesinde yaz aylarında burun ameliyatları güvenle yapılabiliyor!

Geçmiş yıllarda yaz aylarında burun ameliyatı yapmaktan çekinildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Bunun en önemli nedenleri sıcak hava, yüksek nem ve o dönemde kullanılan eski tampon sistemleriydi. Eskiden yaz aylarında büyük burun ameliyatları çok tercih edilmezdi. Kanama riski daha yüksekti, kullanılan tamponlar hem ağrılıydı hem de hastalar için konforlu değildi. Ayrıca sıcak hava nedeniyle buruna uygulanan bantların çıkması gibi sorunlarla karşılaşılabiliyordu.” dedi.

Günümüzde ise cerrahi tekniklerin ve ameliyat sonrası bakım imkanlarının önemli ölçüde geliştiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Artık teknoloji çok ilerledi. Klimalı yaşam alanları yaygınlaştı, kullanılan tamponlar çok daha konforlu hale geldi ve kanama riski oldukça azaldı. Bu nedenle yaz ya da kış olması, ameliyat açısından belirleyici bir fark oluşturmuyor.” şeklinde konuştu.

Yaz aylarında en büyük risk güneş ışınları!

Burun ameliyatı sonrasında asıl dikkat edilmesi gereken unsurun güneş ışınları olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, ameliyat sırasında burun derisinin kaldırılarak alttaki yapıların şekillendirildiğini ve daha sonra derinin yeniden yerine yerleştirildiğini anlattı.

Bu süreçte cildin alt dokulara yeniden yapışması gerektiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, şunları söyledi:

“Eğer bu dönemde yoğun güneş ışığına maruz kalınırsa pigmentasyon dediğimiz renk değişiklikleri oluşabilir. Burun cildi ile yüzün diğer bölgeleri aynı şekilde güneş görmediği için renk farklılıkları gelişebilir. Bu nedenle ameliyat sonrası ilk 6 ay boyunca güneşten mümkün olduğunca korunmak gerekir; doğrudan güneş ışığına maruz kalmayın, geniş siperlikli şapka kullanın, yüksek koruma faktörlü güneş kremi uygulayın, mümkün olduğunca gölgede kalmayı tercih edin.

Hastalara genellikle ameliyatı takip eden yaz tatili için deniz tatilini çok düşünmemeleri önerilir. Burun cildini ilk 6 ay boyunca güneşten korumak, başarılı bir iyileşme için en önemli noktalardan biridir.”

Burun estetiği sonrası gözlük kullanımından kaçınılmalı!

Burun kemiklerinin ameliyat sonrası yeniden şekillendiğini ve iyileşme sürecinin dikkatle korunması gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Özellikle ağır ve kalın çerçeveli gözlükler bu dönemde tercih edilmemeli. Kalın çerçeveli gözlükler burun kemiğine baskı yapabilir. Özellikle sert çerçeveli gözlükler küçük darbeleri doğrudan buruna iletir.” dedi.

Güneş gözlükleri konusunda farklı bir noktaya da dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Güneş gözlüğü burnun farklı bölgelerinin güneşe farklı oranlarda maruz kalmasına neden olabilir. Burnun üst kısmını gölgede bırakırken alt kısmı güneş alabilir. Bu da burunda renk farklılığı oluşturabilir. Bu nedenle iyileşme döneminde güneş gözlüğü kullanımını önerilmez. Numaralı gözlük kullanmak zorunda olan hastalara ise ameliyat öncesinde kontakt lens kullanımına alışmaları tavsiye edilir.” açıklamasını yaptı.

Burun ameliyatı sonrası kuruluk ve kabuklanma normal!

Burun ameliyatı sırasında burun içindeki mukozaya da müdahale edildiğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, iyileşme sürecinde kuruluk ve kabuklanmanın doğal olduğuna değinerek sözlerini şöyle tamamladı:

“Mukoza ameliyat sonrasında kendini yenilerken salgılar üretir. Bu salgıların düzenli temizlenmesi gerekir. Bu nedenle hastalara ilk iki hafta burun temizleme solüsyonları kullanmaları önerilir. Yaklaşık bir ay sonra da burun içi yeniden kontrol edilip temizlenir.

İstanbul gibi nem oranı yüksek şehirlerde kuruluk daha az görülür. Daha kuru iklimlerde ise nemlendirici sprey ve kremlerin kullanılması iyileşmeyi destekler. Nemlendirici spreyler hem mukozayı korur hem de iyileşme sürecini hızlandırır.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/burun-ameliyatinda-en-buyuk-risk-gunes-5301.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/burun-ameliyatinda-en-buyuk-risk-gunes-5301.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/burun-ameliyatinda-en-buyuk-risk-gunes-5301-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/burun-ameliyatinda-en-buyuk-risk-gunes-5301.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/burun-ameliyatinda-en-buyuk-risk-gunes/359817/</link>
			<pubDate>Thu, 09 Jul 2026 14:18:50 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kalbinizi Korumak Tabağınızdan Başlıyor]]></title>
			<description><![CDATA[Protein ve lif açısından zengin besinlerin tüketimi, kalp-damar hastalıklarından diyabete kadar birçok kronik hastalığın önlenmesinde büyük pay sahibi. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kalbinizi Korumak Tabağınızdan Başlıyor | En Güçlü Koruyucu İkiliniz: Protein ve Lif 


İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin, doğru besin seçimleriyle hem sağlıklı kilo kontrolü sağlamanın hem de yaşam kalitesini artırmanın mümkün olduğunu vurguluyor.

Sağlıklı beslenmenin temel taşlarından biri olan protein ve lif, vücudun farklı ihtiyaçlarını karşılayan iki önemli besin öğesi olarak öne çıkıyor. Ancak günlük beslenmede protein tüketimi çoğu zaman yeterli düzeyde olurken, lif alımı ihmal edilebiliyor ve önerilen miktarın altında kalabiliyor. Oysa hem protein hem de lif içeren besinler; uzun süre tokluk sağlamanın yanı sıra kalp-damar hastaları başta olmak üzere birçok kronik hastalığın gelişme riskinin azaltılmasına katkı sağlıyor.

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin, kadınların günlük ortalama 25 gram, erkeklerin ise 38 gram lif tüketmesi gerektiğini belirtiyor. Kırmızı et, tavuk ve balık gibi yüksek proteinli besinlerin lif içermediğini söyleyen Prof. Dr. Çetin, sebze ve meyvelerin lif açısından zengin olmasına rağmen protein miktarlarının düşük olduğunu söylüyor. Bu nedenle hem protein hem de lif bakımından zengin besinleri düzenli olarak tüketmek büyük önem taşıyor.

Kalp Dostu Beslenmede Baklagiller İlk Sırada! 

Protein ve lifi aynı anda yüksek oranda içeren besinlerin başında baklagiller geliyor. Nohut, mercimek, kuru fasulye, barbunya ve börülce gibi besinler; hem ekonomik hem de besleyici özellikleriyle sağlıklı beslenmenin vazgeçilmezleri arasında.

 

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin, yapılan güncel araştırmalara da değinerek şunları söyledi; “Araştırmalar gösteriyor ki, düzenli baklagiller tüketen kişilerde kolesterol ve tansiyon değerleri daha düşük seyrediyor, vücut kitle indeksi daha sağlıklı oluyor ve Tip 2 diyabet riski azalıyor. Ayrıca 2023 yılında yayımlanan kapsamlı bir çalışma ise, günlük beslenmeye yaklaşık 50 gram baklagiller eklenmesinin dış etkenlere bağlı olmayan ölüm riskini yüzde 6 oranında azalttığını ortaya koyuyor.” 

Soya ve Kuru Yemişler Kalbi Destekliyor

Soya fasulyesi ve soya ürünleri de hem protein hem lif açısından önemli besinler arasında yer alıyor. Tofu, soya sütü ve fermente soya ürünleri yalnızca kaliteli bitkisel protein sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda omega-3 ve omega-6 yağ asitleri bakımından da oldukça zengin. Fındık, badem, ceviz ve tuzsuz yer fıstığı gibi kuruyemişlerin de protein ve lif açısından zengin olması dikkat çekiyor. Bu besinler içerdiği sağlıklı yağlar sayesinde kolesterol seviyelerinin dengelemesine katkı sağlıyor, aynı zamanda E vitamini, magnezyum, potasyum gibi önemli vitamin ve mineralleri de içeriyor.

Tohumlar ve Tahıllar Damar Sağlığını Koruyor

 İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi, Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin, chia tohumu, keten tohumu ve kabak çekirdeği gibi tohumların da kalp sağlığını desteklediğini, düzenli tüketimlerinin bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, kronik iltihaplanmayı azalttığını ve yüksek tansiyon ile Tip 2 diyabet riskinin düşürülmesine katkı sağladığını ifade ediyor. Yulaf ezmesi, kinoa ve tam tahıllı ürünler de hem protein hem lif açısından önemli kaynaklar arasında. Bu besinler bağırsak mikrobiyotasını desteklerken, kalın bağırsak kanseri, kalp-damar hastalıkları ve Tip 2 diyabet riskinin azaltılmasına da katkı sunuyor. 

Sağlıklı beslenmenin tek bir besine bağlı olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Süha Çetin, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Protein ve lif açısından zengin besinleri dengeli bir beslenme planı içerisinde düzenli olarak tüketmek; sağlıklı kilo kontrolünü desteklerken, diyabet, yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol gibi kronik hastalıkların önlenmesine de katkı sağlar. Günlük beslenmede baklagillere, tam tahıllara, kuru yemişlere ve tohumlara daha fazla yer vermek uzun vadede sağlığımız için önemli bir yatırımdır.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor-8518.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor-8518.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor-8518-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor-8518.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor/359816/</link>
			<pubDate>Thu, 09 Jul 2026 07:10:25 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[TÜİK verilerine göre en yaygın ölüm nedeni dolaşım sistemi hastalıkları]]></title>
			<description><![CDATA[TÜİK'in 2025 verileri, dolaşım sistemi hastalıklarının Türkiye'de en önemli ölüm nedeni olmayı sürdürdüğünü gösteriyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[TÜİK verilerine göre en yaygın ölüm nedeni dolaşım sistemi hastalıkları

 Ölümlerin yüzde 34,7'sinin bu hastalık grubundan kaynaklandığını belirten Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi'nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, "Bu tablo; yaşlanan nüfus, hipertansiyon, diyabet, obezite, yüksek kolesterol, sigara kullanımı ve hareketsiz yaşam gibi risk faktörlerinin hâlâ önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu düşündürüyor” dedi.

 

Sevindirici olanın bu ölümlerin büyük bir bölümünün; risk faktörlerinin erken tanınması, sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesi ve düzenli sağlık kontrollerinin yaptırılması ile önlenebilir olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi'nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Koruyucu kardiyoloji uygulamalarına ve toplumun sağlık okuryazarlığını artırmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Veriler karamsarlık yaratmaktan çok harekete geçmeye teşvik etmeli. Kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümleri azaltmak için sigarayla mücadele, sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivitenin yaygınlaştırılması ile hipertansiyon ve yüksek kolesterolün erken tanı ve etkin tedavisi büyük önem taşıyor. Kalp sağlığını korumak aynı zamanda önemli bir halk sağlığı sorumluluğudur” şeklinde konuştu.

Sağlıksız beslenme alışkanlıkları çok yaygın

Kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin yüksek seyretmesinin temelinde birden fazla etken bulunduğunun altını çizen Koylan, “En önemli nedenlerden biri; hipertansiyon, yüksek LDL kolesterol, diyabet, obezite, sigara kullanımı, fiziksel hareketsizlik ve sağlıksız beslenme gibi değiştirilebilir risk faktörlerinin toplumda yaygın olması. Buna ek olarak nüfusun giderek yaşlanması, kronik hastalıkların artması ve bazı bireylerin risk faktörlerini yeterince erken tanıyıp kontrol altına alamaması da ölüm oranlarını artırıyor. Oysa bilimsel çalışmalar, bu risk faktörlerinin etkili şekilde yönetilmesiyle kalp krizi ve inme gibi ölümcül olayların önemli bir bölümünün önlenebileceğini gösteriyor. Bu nedenle koruyucu sağlık hizmetleri, düzenli taramalar ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesi çok kıymetli” dedi.

Kalp hastalıklarının yaklaşık yüzde 90'ı önlenebilir

Bilimsel verilerin, kalp ve damar hastalıklarının büyük ölçüde önlenebilir olduğunu gösterdiğinden bahseden Koylan, “Hipertansiyonun kontrol altına alınması, LDL kolesterolün düşürülmesi, sigaranın bırakılması, diyabetin iyi yönetilmesi, düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı beslenme ve ideal kilonun korunmasıyla kalp-damar hastalıklarına bağlı ölümler önemli ölçüde azaltılabilir. Nitekim Cleveland Clinic'in verileri, kalp hastalıklarının yaklaşık yüzde 90'ının sağlıklı yaşam alışkanlıklarıyla önlenebildiğini ortaya koyarken, Amerikan Kalp Derneği de inmelerin yüzde 80'e varan bölümünün sağlıklı yaşam tarzı ve risk faktörlerinin etkin kontrolüyle önlenebileceğini vurguluyor” dedi.

40 yaşından sonra kontrol için şikâyete gerek yok

40 yaşından sonra, herhangi bir şikâyet olmasa bile herkesin kardiyovasküler risk değerlendirmesinden geçmesi gerekir diyen Koylan, “Bu değerlendirme; düzenli tansiyon ölçümü, açlık kan şekeri veya HbA1c, lipid profili (özellikle LDL kolesterol), bel çevresi ve vücut kitle indeksi değerlendirmesi ile sigara kullanımı ve aile öyküsünün sorgulanmasını içermelidir. Dinlenim elektrokardiyografisi yani EKG birçok kişide yararlı bir başlangıç değerlendirmesi sağlayabilir. Ekokardiyografi, efor testi, ritim holteri veya koroner görüntüleme gibi ileri tetkikler ise herkese rutin olarak değil; kişinin yaşı, risk faktörleri, belirtileri ve hekimin değerlendirmesine göre planlanmalıdır. Düzenli kardiyolojik kontroller, risk faktörlerinin erken saptanmasına ve kalp krizi ile felç gibi ciddi olayların önlenmesine yardımcı olur” dedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/tuik-verilerine-gore-en-yaygin-olum-nedeni-dolasim-sistemi-hastaliklari-5634.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/tuik-verilerine-gore-en-yaygin-olum-nedeni-dolasim-sistemi-hastaliklari-5634.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/tuik-verilerine-gore-en-yaygin-olum-nedeni-dolasim-sistemi-hastaliklari-5634-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/tuik-verilerine-gore-en-yaygin-olum-nedeni-dolasim-sistemi-hastaliklari-5634.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/tuik-verilerine-gore-en-yaygin-olum-nedeni-dolasim-sistemi-hastaliklari/359813/</link>
			<pubDate>Wed, 08 Jul 2026 19:28:47 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Güneş lekelerinden korunmanın kanıtlanmış ve pratik yolları]]></title>
			<description><![CDATA[Liv Hospital Ulus Dermatoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nazlı Caf, "Güneş lekelerini önlemenin en etkili yolu, doğru korunmayı yılın her günü alışkanlık haline getirmektir” diyor.
]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Güneş lekelerinden korunmanın kanıtlanmış ve pratik yolları

Yaz aylarında güneşin etkisinin artmasıyla birlikte cilt lekeleri de en sık karşılaşılan dermatolojik sorunlar arasında yer alıyor. Ancak güneş lekeleri yalnızca plajda geçirilen saatlerin sonucu değil. Günlük yaşamda maruz kaldığımız ultraviyole (UV) ışınları, görünür mavi ışık, yüksek ortam sıcaklığı ve uzun süreli ekran kullanımı da özellikle leke oluşumuna yatkın kişilerde ciltte renk düzensizliklerini tetikleyebiliyor. Liv Hospital Ulus Dermatoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nazlı Caf, güneş lekelerinin oluşumunu önlemenin tedavi etmekten çok daha kolay olduğunu belirterek, bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış korunma yöntemlerini paylaşıyor.

Güneş koruyucu kullanımı yazın değil, yılın her günü gerekli

Güneşten korunmanın temelini doğru güneş koruyucu kullanımı oluşturuyor. Güneş koruyucuların yalnızca tatilde veya deniz kenarında değil, günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası olması gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Nazlı Caf, en az SPF 50 koruma faktörüne sahip geniş spektrumlu ürünlerin tercih edilmesini öneriyor.

Koruyucunun etkili olabilmesi için dışarı çıkmadan yaklaşık 30 dakika önce uygulanması gerektiğini belirten Dr. Caf, yeterli miktarda kullanımın da en az ürün seçimi kadar önemli olduğunun altını çiziyor.

"Toplumda en sık yapılan hata güneş kremini çok ince tabaka halinde uygulamaktır. Yüz ve boyun bölgesi için 'iki parmak kuralı' olarak bilinen miktarda ürün kullanılmalı ve koruyucunun etkinliği gün boyunca devam etsin diye her 2-3 saatte bir yenilenmelidir. Terleme, yüzme veya havuz sonrası ise beklemeden tekrar uygulanmalıdır."

Renkli güneş koruyucular leke eğiliminde avantaj sağlayabiliyor

Özellikle melazma ve güneş lekelerine yatkın bireylerde görünür ışığın da pigment üretimini artırabileceğini belirten Dr. Caf, bu nedenle demir oksit içeren renkli güneş koruyucuların önemli bir avantaj sunduğunu ifade ediyor.

"Telefon, tablet ve bilgisayar ekranlarından yayılan görünür mavi ışık da bazı kişilerde lekelenmeyi tetikleyebilir. Demir oksit içeren renkli güneş koruyucular, yalnızca UV ışınlarına değil görünür ışığa karşı da ek koruma sağlayarak özellikle leke tedavisi gören hastalarda daha başarılı sonuçlar elde edilmesine katkıda bulunur."

Antioksidanlar cildi hücresel düzeyde destekliyor

Güneşten korunmanın yalnızca dışarıdan uygulanan ürünlerle sınırlı olmadığını belirten Dr. Caf, sabah rutinine eklenecek antioksidan içeriklerin de önemli katkı sağlayabileceğini söylüyor.

"C vitamini ve ferulik asit gibi güçlü antioksidanlar, güneş öncesinde kullanıldığında serbest radikal oluşumunu azaltarak cildin doğal savunmasını güçlendirir. Bu içerikler güneş koruyucunun yerine geçmez ancak koruyucu etkinliği destekleyen ikinci bir savunma hattı oluşturur."

Bazı takviyeler dermatolog önerisiyle kullanılabilir

Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmaların, ağızdan kullanılan bazı bitkisel desteklerin de güneş hasarına karşı koruyucu etkiler gösterebildiğini ortaya koyduğunu belirten Dr. Caf, özellikle Polypodium leucotomos (eğrelti otu özü) içeren preparatların dermatolog önerisiyle kullanılabileceğini ifade ediyor.

"Bu tür destek ürünleri serbest radikallerin neden olduğu hücresel hasarı azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak hiçbir takviye ürünü güneş koruyucunun yerine geçmez. Gerektiğinde, dermatolog kontrolünde koruyucu yaklaşıma destek olarak değerlendirilmelidir."

Fiziksel korunma hâlâ en güçlü savunmalardan biri

Teknolojinin sunduğu imkanlardan da yararlanılması gerektiğini söyleyen Dr. Caf, günlük UV indeksinin takip edilmesini ve özellikle güneş ışınlarının en yoğun olduğu saatlerde açık havada uzun süre kalınmamasını öneriyor.

"UV indeksinin yüksek olduğu 10.00-16.00 saatleri arasında güneş maruziyetini mümkün olduğunca sınırlandırmak gerekir. Ayrıca su ve kum güneş ışınlarını yansıtarak cilde ulaşan UV miktarını artırabilir. Bu nedenle yalnızca güneş kremine güvenmek yerine geniş siperlikli şapka kullanmak, UV korumalı güneş gözlüğü takmak ve sık dokunmuş kıyafetler tercih etmek en etkili korunma yöntemleri arasında yer alır."

Güneş lekelerinden korunmak için öneriler


	En az SPF 50, geniş spektrumlu güneş koruyucu kullanın.
	Güneş kremini dışarı çıkmadan 30 dakika önce uygulayın.
	Yüz için "iki parmak kuralı" kadar ürün kullanın.
	Koruyucunuzu her 2-3 saatte bir ve yüzme veya terleme sonrasında mutlaka yenileyin.
	Leke eğiliminiz varsa demir oksit içeren renkli güneş koruyucuları tercih edin.
	Sabah rutininize C vitamini ve ferulik asit gibi antioksidan içerikleri ekleyin.
	Dermatoloğunuz uygun görürse ağızdan alınan koruyucu takviyelerden faydalanın.
	Günlük UV indeksini takip edin ve güneşin en yoğun olduğu saatlerde açık havada uzun süre kalmayın.
	Şapka, UV korumalı gözlük ve koruyucu giysiler kullanarak fiziksel korunmayı ihmal etmeyin.


Dr. Öğr. Üyesi Nazlı Caf, güneş lekelerinin oluşmadan önlenmesinin hem estetik hem de cilt sağlığı açısından büyük önem taşıdığını belirterek şu değerlendirmede bulunuyor: "Güneşten korunma yalnızca yaz aylarına özgü bir alışkanlık değildir. Düzenli güneş koruyucu kullanımı, doğru cilt bakımı ve fiziksel korunma yöntemleri birlikte uygulandığında hem güneş lekelerinin hem de erken cilt yaşlanmasının önüne geçmek mümkündür."
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/gunes-lekelerinden-korunmanin-kanitlanmis-ve-pratik-yollari-1837.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/gunes-lekelerinden-korunmanin-kanitlanmis-ve-pratik-yollari-1837.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/gunes-lekelerinden-korunmanin-kanitlanmis-ve-pratik-yollari-1837-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/gunes-lekelerinden-korunmanin-kanitlanmis-ve-pratik-yollari-1837.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/gunes-lekelerinden-korunmanin-kanitlanmis-ve-pratik-yollari/359812/</link>
			<pubDate>Wed, 08 Jul 2026 19:17:54 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocuğunuz Sebze Yemiyor mu? Uzmanından Öneriler]]></title>
			<description><![CDATA[Çocukların brokoli, ıspanak, kabak ve karnabahar gibi sebzeleri reddetmesi, ebeveynlerin en sık karşılaştığı beslenme sorunlarından biridir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Çocuğunuz Sebze Yemiyor mu? Uzmanından Etkili Öneriler

Çocukların brokoli, ıspanak, kabak ve karnabahar gibi sebzeleri reddetmesi, ebeveynlerin en sık karşılaştığı beslenme sorunlarından biridir. Pek çok aile, "Çocuğum hiç sebze yemiyor.", "Sebze yemeden büyüyebilir mi?" veya "Her öğün yemek kavgasına dönüşüyor." gibi endişeler yaşayabiliyor. Uzmanlara göre, çocukluk döneminde görülen yemek seçiciliği çoğu zaman gelişim sürecinin doğal bir parçasıdır ve doğru yaklaşımlarla sağlıklı beslenme alışkanlıkları zaman içinde desteklenebilir.



Batıgöz Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Fikret İşbilir, sebze tüketiminin çocukların büyüme ve gelişimi açısından önemli olduğunu, ancak bu alışkanlığın baskıyla değil, sabır ve doğru yöntemlerle kazandırılması gerektiğini belirtiyor.



Her Sebze Reddi Bir Hastalık Belirtisi Değildir

Çocukların bazı yiyecekleri severken bazılarını reddetmesi, büyüme sürecinde sık karşılaşılan bir durumdur. Renk, koku, kıvam ve tat açısından alışık olmadıkları besinlere karşı daha temkinli davranabilirler. Sebzelerin kendine özgü aroması da bu çekingenliği artırabilir.

Uzm. Dr. Fikret İşbilir, ebeveynlerin bu dönemi "çocuğum hiç sebze yemeyecek" kaygısıyla değerlendirmemesi gerektiğini belirterek, tek bir öğün ya da birkaç günlük beslenme düzeni yerine çocuğun genel büyüme-gelişme sürecinin dikkate alınmasının daha doğru olduğunu söylüyor.

Israr Etmek Yerine Düzenli Olarak Sunmaya Devam Edin

Çocukların yeni bir besini ilk karşılaşmada reddetmesi oldukça yaygın bir durumdur. Bu nedenle ilk olumsuz tepkinin ardından o besini tamamen sofradan kaldırmak yerine, belirli aralıklarla yeniden sunmak daha doğru bir yaklaşım olabilir.

Çocuğun zaman içinde o besine alışmasını kolaylaştırmak için şu yöntemler denenebilir:


	Farklı pişirme yöntemleri uygulamak: Haşlanmış sebzeyi reddeden bir çocuğa aynı sebzeyi fırınlayarak, püre yaparak veya çorbaya ekleyerek sunmak,
	Sevdiği besinlerle eşleştirmek: Yeni bir sebzeyi, çocuğun halihazırda severek tükettiği tanıdık yiyeceklerin yanında servis etmek,
	Mevsimselliğe önem vermek: Sebzeleri mevsiminde, en taze ve lezzetli olduğu dönemde sofraya eklemek.


Önemli olan, bu sürecin baskı oluşturmadan ve doğal bir şekilde devam ettirilmesidir.

Yemek Saatleri Mücadele Alanına Dönüşmemeli

Birçok ebeveyn iyi niyetle çocuğunun tabağını bitirmesini ister. Ancak sürekli uyarılmak veya zorlanmak, çocukların yemekle kurduğu ilişkiyi olumsuz etkileyebilir.

"Bu tabak bitecek" baskısı ya da "Sebzeni yersen çikolata alabilirsin" gibi ödüllendirmeler uzun vadede sebzeyi bir "ceza", tatlıyı ise "nihai hedef" haline getirir. Bunun yerine çocukların sebzelere dokunmasına, koklamasına ve mutfakta hazırlık sürecine dahil olmasına izin verilmelidir. Yiyeceklerle kurulan duyusal bağ ve mutfaktaki sorumluluk duygusu, çocukların o besini deneme isteğini ciddi oranda artırır.

Uzm. Dr. Fikret İşbilir, yemek saatlerinin çocuk açısından stres kaynağı olmaması gerektiğini belirterek, ebeveynlerin yönlendirici olmaktan çok rehberlik eden bir tutum benimsemesini öneriyor.

Çocuklar Söyleneni Değil, Gördüğünü Öğreniyor

Çocuklar için yemek deneyimi tamamen görsel algıyla başlar. Evde sebze tüketiminin günlük yaşamın doğal bir parçası olması, aile bireylerinin birlikte sofraya oturması ve çocukların yetişkinleri gözlemleyebilmesi sağlıklı beslenme davranışlarını destekleyebilir. 

Sebzeleri eğlenceli şekillerde kesmek veya tabakta sanatsal sunumlar hazırlamak ilgiyi artırır. Klinik gözlemler ve çalışmalar, okul öncesi çocuklarda bölmeli tabaklar kullanarak porsiyonlara ayrılmış şekilde sunulan sebzelerin tüketiminin %36 oranında arttığını göstermektedir.

Mutfakta Görev Alan Çocuklar Yeni Tatlara Daha Açık Olabiliyor

Sebzeleri yalnızca tabağa koymak yerine çocuğu hazırlık sürecine dahil etmek de beslenme alışkanlığını destekleyen uygulamalar arasında yer alıyor.

Yaşına uygun olarak marul yıkamak, salata karıştırmak, domates seçmek veya tabağını hazırlamak gibi küçük sorumluluklar üstlenen çocuklar, hazırladıkları yiyecekleri denemeye daha istekli olabilir. Ayrıca sebzelerin farklı renk ve şekillerde sunulması, çocukların merak duygusunu artırarak yeni besinlere karşı daha olumlu yaklaşmalarına katkı sağlayabilir.

Sabır ve Doğru Yaklaşım Ömür Boyu Sağlık Demektir

Çocukluk çağında yetersiz ve dengesiz beslenmenin dikkat süresini, okul başarısını ve fiziksel gelişimi olumsuz etkileyebileceğini hatırlatan Batıgöz Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Fikret İşbilir, şu uyarıda bulunuyor:

"Çocuklarda sağlıklı beslenme alışkanlığı zaman içinde gelişir. Ailelerin sabırlı olması, çocukları zorlamak yerine onlara örnek olması ve beslenmeyi günlük yaşamın doğal bir parçası hâline getirmesi, uzun vadede çok daha kalıcı sonuçlar sağlayabilir."
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/cocugunuz-sebze-yemiyor-mu-uzmanindan-oneriler-851.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/cocugunuz-sebze-yemiyor-mu-uzmanindan-oneriler-851.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/cocugunuz-sebze-yemiyor-mu-uzmanindan-oneriler-851-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/cocugunuz-sebze-yemiyor-mu-uzmanindan-oneriler-851.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/cocugunuz-sebze-yemiyor-mu-uzmanindan-oneriler/359806/</link>
			<pubDate>Wed, 08 Jul 2026 17:40:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Her unutkanlık aynı değil!]]></title>
			<description><![CDATA[Unutkanlığın her zaman aynı nedene bağlı olmadığını belirten uzmanlar, bazı durumlarda nörolojik hastalıkların, bazı durumlarda ise psikiyatrik sorunların belirtisi olabildiğini söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Her unutkanlık aynı değil!

Unutkanlığın her zaman aynı nedene bağlı olmadığını belirten uzmanlar, bazı durumlarda nörolojik hastalıkların, bazı durumlarda ise psikiyatrik sorunların belirtisi olabildiğini söylüyor.

Nörolojik unutkanlığın genellikle yavaş ve ilerleyici seyrederken, psikiyatrik unutkanlığın daha ani başladığına işaret eden Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Burcu Polat, “Psikiyatrik unutkanlık ile nörolojik unutkanlık arasında bazı ayırıcı tanı ipuçları var. Basit bazı soruların cevapları unutkanlığın nedenini belirlemede yardımcı olabilir.” dedi. Doç. Dr. Polat, doğru değerlendirmenin uygun tedavi ve destek için kritik rol oynadığını vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Burcu Polat, nörolojik ve psikiyatrik kökenli unutkanlıkların nedenleri, belirtileri ve seyir açısından farklılıkları ile doğru ayırt etmenin önemi hakkında açıklamalarda bulundu.

Nörolojik ve psikiyatrik unutkanlıkta altta yatan mekanizmalar ve klinik özellikler farklı!

Unutkanlığın, Alzheimer gibi hem nörodejeneratif hastalıkların hem de psikiyatrik sorunların ortak bir belirtisi olabileceğini ifade eden Doç. Dr. Burcu Polat, “Ancak altta yatan mekanizmalar ve klinik özellikler farklıdır.” dedi.

Nörolojik unutkanlığın yavaş, sinsi ve genellikle ilerleyici bir başlangıcı olduğunu aktaran Doç. Dr. Polat, “Önce yakın bellek bozulur; hasta unuttuğunu fark etmeyebilir veya önemsemeyebilir. Zamanla dil, yön bulma, yürütücü işlevler gibi başka bilişsel alanlar da etkilenir. Nörolojik muayenede yürüme bozukluğu, güç kaybı gibi ek bulgular eşlik edebilir. Nöropsikolojik testlerde gerçek bir öğrenme/hatırlama sorunu vardır; ipucu verilse de performans düzelmez.” şeklinde konuştu.

Altta yatan duygudurum bozukluğu tedavi edildiğinde bilişsel şikayetler genellikle düzelir! 

Psikiyatrik unutkanlığı da değinen Doç. Dr. Burcu Polat, şunları söyledi: 

“Genellikle daha yeni başlangıçlıdır ve ilgisizlik, uyku-iştah değişiklikleri, keyifsizlik gibi depresif belirtilerle eş zamanlıdır. Hasta unutkanlığından yoğun şikayetçidir, bunu fazlaca önemser. Depresif bireyler performanslarını gerçekte olduğundan daha kötü tanımlama eğilimindedir. Dikkat ve konsantrasyon bozukluğu ön plandadır; gerçek bellek depolama sorunu nadirdir. Testlerde ipucu/hatırlatma ile performans belirgin düzelir. Altta yatan duygudurum bozukluğu tedavi edildiğinde bilişsel şikayetler genellikle düzelir.”

Bu soruların cevapları unutkanlığın nedenini belirlemede yardımcı olabilir

Psikiyatrik unutkanlık ile nörolojik unutkanlık arasında bazı ayırıcı tanı ipuçları olduğunu dile getiren Doç. Dr. Burcu Polat, “Şikayetin kendisi mi yoksa yakınların gözlemi mi öncelikli? Psikiyatrik durumlarda kişinin kendisi şikayetçi iken nörolojik tabloda çevresi fark eder. İpucuyla performans düzeliyor mu? Psikiyatrikte evet, nörolojikte hayır. Eşlik eden duygudurum bulguları var mı? Zaman içindeki gidişat dalgalı/duygudurumla ilişkili mi, yoksa istikrarlı ilerleyici mi? Bu soruların cevapları unutkanlığın nedenini belirlemede yardımcı olabilir.” açıklamasını yaptı.

Her unutkanlık aynı anlama gelmez!

Aile bireylerinden birinde unutkanlık fark edildiğinde kaygılanılabileceğini kaydeden Doç. Dr. Polat, “Ama her unutkanlık aynı anlama gelmez. Bazı unutkanlıklar beyin hücrelerinin yıpranmasından, bazıları ise ruhsal yorgunluk ve üzüntüden kaynaklanır. İkisini ayırt etmek, doğru desteği sağlamak için çok önemlidir.” dedi.

Beyin hastalıklarına bağlı unutkanlığın nörodejeneratif süreçlerle ilişkili ilerleyici bilişsel bozulma ile seyrettiğini, psikiyatrik nedenli unutkanlığın ise duygudurum ve dikkat/konsantrasyon süreçlerindeki bozulmaya bağlı olarak ortaya çıkan, çoğu zaman geçici bilişsel şikayetler olduğunu yineleyen Doç. Dr. Polat, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ailelerin bazı soruların cevaplarına dikkat etmesi doğru destek için rehber olabilir: Şikayet kimden geliyor? Kişinin kendisi mi çok şikayetçi, yoksa siz mi fark ediyorsunuz? Hatırlatınca akıllarına geliyor mu, yoksa hiç hatırlamıyorlar mı? Yanında keyifsizlik, isteksizlik, uyku/iştah sorunu var mı? Durum zamanla kötüye mi gidiyor, yoksa dalgalı mı?”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/her-unutkanlik-ayni-degil-820.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/her-unutkanlik-ayni-degil-820.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/her-unutkanlik-ayni-degil-820-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/her-unutkanlik-ayni-degil-820.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/her-unutkanlik-ayni-degil/359787/</link>
			<pubDate>Wed, 01 Jul 2026 18:12:41 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sıcak çarpmasının ilk belirtisi soğuk cilt olabilir]]></title>
			<description><![CDATA[Son günlerde Avrupa'nın birçok ülkesinde etkisini artıran aşırı sıcaklar, sıcak çarpması riskini yeniden gündeme taşıdı. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Avrupa'yı kavuran sıcaklar uyarıyor: Sıcak çarpmasının ilk belirtisi soğuk cilt olabilir

 

Son günlerde Avrupa'nın birçok ülkesinde etkisini artıran aşırı sıcaklar, sıcak çarpması riskini yeniden gündeme taşıdı. Yüksek sıcaklıkların yalnızca konforu değil, sağlığı da tehdit ettiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Eyyüp Kenan Özok, “Sıcak çarpması kısa sürede gelişebilen ve müdahale edilmediğinde hayati sonuçlara yol açabilen acil bir durum. Yüksek sıcaklıklar vücudun ısı dengesini bozarak başlangıçta fark edilmeyen belirtilerin hızla ciddi sağlık sorunlarına dönüşmesine neden olabiliyor. Bu nedenle sıcak havalarda vücudun verdiği sinyalleri dikkate almak büyük önem taşıyor” dedi.

 Sıcak çarpmasının ilk belirtileri arasında, vücudun kendini soğutmak için yoğun terlemesine bağlı olarak görülen soğuk ve terli cilt, bitkinlik, aşırı susama, kas krampları, baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı, kusma ve idrar renginin koyulaşması yer alıyor. Vücut sıcaklığı arttıkça cilt sıcak, kuru ve kızarık bir görünüm alırken solunum ve nabız hızlanıyor, bilinç bulanıklığı gelişebiliyor diyen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Eyyüp Kenan Özok, “Damarların genişlemesine bağlı olarak tansiyon düşüyor ve kalp daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. Yoğun terlemeyle gelişen sıvı ve tuz kaybı ise sıcak bitkinliğine, ileri vakalarda hayati organlara giden kan akışının azalmasına ve kalp krizi riskinin artmasına yol açabiliyor. Bu belirtiler görüldüğünde kişi vakit kaybetmeden serin bir ortama alınmalı ve tıbbi destek istenmeli” dedi.

Yaz sofralarının yıldızı taze fasulye, tatlı tercihi vişne

Sıcak havalarda beslenme alışkanlıklarını mevsim koşullarına göre düzenlemenin önemine dikkat çeken Özok, “Mısır, domates, kabak ve taze fasulye gibi yaz sebzeleri ile vişne, ahududu, yaban mersini ve çilek gibi meyveler bu dönemdeki en iyi seçenekler arasında yer alıyor. Karpuz da yaz aylarının en çok tercih edilen meyvelerinden biri ancak kontrollü tüketilmeli. Yaklaşık 200 gram karpuz veya kavunda 13-15 gram karbonhidrat bulunuyor. Bu nedenle özellikle diyabetli bireylerin ara öğünde 200 gramdan fazla karpuz ya da kavun tüketmemesi gerekli. İçecek tercihlerinde ise buzlu kahve ve buzlu çay ölçülü miktarlarda tüketilebilir” şeklinde konuştu.

Vücudun kendini serinletme sistemi yaşla değişiyor 

Sıcak çarpmasının herkesi etkileyebileceğini ancak bazı grupların daha büyük risk altında olduğunu vurgulayan Özok, “Özellikle 5 yaş altındaki çocuklar, 65 yaş üzerindeki kişiler, kronik hastalığı olanlar, hamileler ile aşırı kilolu ya da aşırı zayıf bireylerin sıcak havalarda daha dikkatli olması gerekiyor. Çocuklarda vücut ısısını düzenleyen mekanizmalar henüz tam gelişmediği, ileri yaşlarda ise bu mekanizmaların etkinliği azaldığı için aşırı sıcaklar daha ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Kronik hastalıklar ve gebelik de vücudun sıcakla baş etmesini zorlaştırabiliyor. Bu dönemde vücudu serin tutmak, sıvı kaybını önlemek ve günlük alışkanlıklarda küçük değişiklikler yapmak önemli. Örneğin düzenli koşu yapanlar egzersizlerini öğle sıcağı yerine akşam saatlerine bırakabilir. Ayrıca gün boyunca yeterli miktarda su tüketerek vücudun sıvı dengesini korumak da büyük önem taşıyor” dedi.

Güneşte beklemiş araçlara hemen binilmemeli

Vücut ısısını dengede tutmanın ve sıvı kaybını önlemenin sıcak çarpmasına karşı en etkili korunma yöntemleri arasında yer aldığını belirten Özok, “Özellikle güneşin etkisinin en yoğun olduğu 11.00-16.00 saatleri arasında mümkün olduğunca dışarı çıkılmamalı, mecbur kalındığında ise gölge veya klimalı ortamlar tercih edilmeli. Güneş altında ağır egzersiz ve yoğun fiziksel aktivitelerden kaçınılmalı, susamayı beklemeden gün boyunca düzenli aralıklarla yeterli miktarda sıvı tüketilmeli. Dışarıda bulunurken açık renkli, hafif ve bol giysiler giyilmeli, şapka kullanılmalı, gözleri ultraviyole ışınlarından koruyan güneş gözlüğü takılmalı ve cildi korumak için güneş koruyucu krem kullanılmalı. Ayrıca alkol ve aşırı kafein tüketiminden kaçınılmalı, güneşte uzun süre beklemiş araçlara binmeden önce araç mutlaka havalandırılmalı” dedi.

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Eyyüp Kenan Özok, sıcak çarpmasından şüphelenilen birine yapılması gereken ilk müdahale adımlarını sıraladı:

 


	Sıcak çarpması geçirdiğinden şüphelendiğiniz kişiyi vakit kaybetmeden serin ve gölgeli bir ortama alın.
	Bilinç bulanıklığı, bayılma veya yüksek ateş varsa zaman kaybetmeden 112’yi arayın.
	Hastanın üzerindeki kalın veya sıkı giysileri gevşetin ya da çıkarın.
	Vücut ısısını düşürmeye çalışın. Serin suyla vücudunu ıslatın, vantilatör kullanın veya ense, koltuk altı ve kasık bölgelerine soğuk kompres uygulayın.
	Bilinci açıksa küçük yudumlarla su içmesini sağlayın. Bilinci kapalı ya da yarı kapalıysa ağızdan su veya herhangi bir içecek vermeyin.
	Sağlık ekipleri gelene kadar hastayı yalnız bırakmayın. Solunumunu ve bilinç durumunu yakından takip edin.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/sicak-carpmasinin-ilk-belirtisi-soguk-cilt-olabilir-3017.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/sicak-carpmasinin-ilk-belirtisi-soguk-cilt-olabilir-3017.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/sicak-carpmasinin-ilk-belirtisi-soguk-cilt-olabilir-3017-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/sicak-carpmasinin-ilk-belirtisi-soguk-cilt-olabilir-3017.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/sicak-carpmasinin-ilk-belirtisi-soguk-cilt-olabilir/359783/</link>
			<pubDate>Wed, 01 Jul 2026 12:55:46 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Hızlı Kilo Vermek için Sağlığınızı Riske Atmayın!]]></title>
			<description><![CDATA[Dr. Ümit Aktaş, yaz aylarının gelmesiyle birlikte hızlı kilo vermek isteyenlerin başvurduğu tehlikeli yöntemler ve zayıflama iğnelerinin saklanan gerçekleri hakkında hayati uyarılarda bulundu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Hızlı Kilo Vermek için Sağlığınızı Riske Atmayın!

 


Fitoterapi Uzmanı Dr. Ümit Aktaş, yaz aylarının gelmesiyle birlikte hızlı kilo vermek isteyenlerin başvurduğu tehlikeli yöntemler ve zayıflama iğnelerinin saklanan gerçekleri hakkında hayati uyarılarda bulundu. Yaptığı açıklamada, özellikle yaz sezonunda mucizevi kurtarıcı gibi pazarlanan zayıflama enjeksiyonlarının insan sağlığı üzerinde geri dönülmez hasarlar bıraktığını belirten Dr. Aktaş, kısa sürede zayıflama vaatlerinin ardında büyük tehlikeler yer aldığını söyledi.


 

Yaz döneminde hızlı kilo verme isteğinin artmasıyla birlikte zayıflama iğnelerine olan ilginin de yükseldiğine dikkat çeken Dr. Ümit Aktaş, bu ilaçların masum ve zahmetsiz birer çözüm gibi gösterilmesinin büyük bir aldatmaca olduğunu ifade etti. Aktaş, fit bir görünüme kavuşmanın tek sağlıklı yolunun kısa vadeli şok çözümler değil, doğru beslenme alışkanlıkları ve düzenli fiziksel aktivite olduğunu dile getirdi.

"Hızlı Zayıflama Vaatlerine Karşı Dikkatli Olunmalı" 

Yaz döneminde hızlı kilo verme isteğinin artmasıyla birlikte bilinçsiz kullanılan zayıflama ürünleri ve iğnelerinin oluşturabileceği risklere dikkat çeken Dr. Ümit Aktaş, kısa sürede zahmetsiz kilo verme vaatlerinin tamamen asılsız ve sağlığa zararlı olduğunu belirtti. Bu ilaçların iddia edildiği gibi mucizevi olmadığını vurgulayan Dr. Aktaş, “Bu ürünler belki yaza girerken kilonuzun yüzde 15'ini kaybettirecektir ancak bıraktığınız anda o kiloları istisnasız geri alacaksınız. Üstelik sadece yağ kaybetmiyorsunuz, ilaç ağırlıklı olarak kas ve kemik kaybına yol açarak kemik erimesine ve bağışıklık sisteminin çökmesine de neden oluyor. Dünyada size kim kısa sürede zahmetsizce kilo vermeyi vadediyorsa veya 'yaza özel zayıflatan mucize ürün' adı altında satış yapmaya çalışıyorsa, bu iddiaların tamamen asılsız olduğunu bilmeniz gerekir. Kısa yoldan zayıflama vaadiyle sunulan bu ürünlerin tamamı sağlığa zararlıdır. Kalıcı ve sağlıklı kilo vermenin tek bir yolu vardır: Beslenme alışkanlıklarınızı düzene sokmak ve düzenli egzersiz yapmaktır. Bunun dışında hiçbir kestirme yol bulunmamaktadır” ifadelerini kullandı. 

İlaç Yan Etkileri Bildirilmezken Bu İğneleri Kullanmak Büyük Risk

Dr. Ümit Aktaş, bilinçsiz ilaç kullanımına dikkat çekerken zayıflama iğnelerine ilişkin şu uyarılarda bulundu: “OECD verilerine göre kişi başına düşen antibiyotik tüketiminde ilk sıralarda yer alan ülkemizde, ilaç kullanımı konusunda genel bir farkındalık eksikliği yaşanıyor. Henüz antibiyotiklerin bilinçsiz tüketiminden kaynaklanan ritim bozuklukları gibi sağlık risklerini tam olarak gündemimize almamışken, bugün de zayıflama iğneleri benzer bir kontrolsüz kullanım tehdidiyle karşımıza çıkıyor. Bu iğneler; pankreas ve safra kesesi iltihaplarına yol açabilir. Ayrıca en tehlikelisi, pankreas kanserine ve tiroid kanserine neden olabilir. Popüler trendler uğruna sağlığımızı riske atmak yerine; doğru beslenme ve egzersizi öncelik haline getirmeliyiz”.

Yaz Sezonu İçin 3 Ay Dişinizi Sıkmak Yeterli 

Plajda güzel görünmek adına ölümcül yan etkileri olan kimyasallar yerine yaşam tarzı değişikliğine yönelmesi gerektiğini belirten Dr. Ümit Aktaş, sağlıklı zayıflama formülünü şu sözlerle özetledi: “Üç beş kilo vereceğim, yaza fit gireceğim diye bu ölümcül riskleri almaya kesinlikle değmez. Formül çok basittir; ekmeği ve karbonhidratı kesin, tatlıdan ve şekerden uzaklaşın. Bol sağlıklı yağ, bol protein ve bol sebzeyle beslenin. Her gün mutlaka sahilde, parkta bir saat yürüyüş yapın. Sadece 3 ay dişinizi sıkın ve beslenmenizi düzene sokun, görün bakın nasıl sağlıklı kilo veriyorsunuz” şeklinde ifade etti.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/hizli-kilo-vermek-icin-sagliginizi-riske-atmayin-8243.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/hizli-kilo-vermek-icin-sagliginizi-riske-atmayin-8243.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/hizli-kilo-vermek-icin-sagliginizi-riske-atmayin-8243-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/07/hizli-kilo-vermek-icin-sagliginizi-riske-atmayin-8243.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/hizli-kilo-vermek-icin-sagliginizi-riske-atmayin/359772/</link>
			<pubDate>Wed, 01 Jul 2026 11:27:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ağrı kesiciler mide ülserine neden olabilir!]]></title>
			<description><![CDATA[Ağrı kesicilerin gereğinden fazla kullanılmasının mide ülserine yol açabileceğini söyleyen Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Nurettin Coşkun, “Ağrı kesiciler zaman zaman gereğinden fazla kullanılabiliyor. Her ağrı hissedildiğinde ağrı kesici alınması, mide tahrişine ve hatta mide ülserine kadar varabilen sorunlara yol açabiliyor” dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Ağrı kesiciler mide ülserine neden olabilir!

Ağrı kesicilerin gereğinden fazla kullanılmasının mide ülserine yol açabileceğini söyleyen Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Nurettin Coşkun, “Ağrı kesiciler zaman zaman gereğinden fazla kullanılabiliyor. Her ağrı hissedildiğinde ağrı kesici alınması, mide tahrişine ve hatta mide ülserine kadar varabilen sorunlara yol açabiliyor” dedi.

Gastrit ve reflüde beslenme düzeninin önemine dikkat çeken Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Nurettin Coşkun, “Beslenme konusunda dikkat edilmesi gereken noktalar vardır. Az sayıda öğünle mideyi aşırı doldurmak yerine daha sık ve daha küçük porsiyonlarla beslenmek semptomların azalmasına yardımcı olabilir. Toplumda sık yapılan hatalardan biri de geç saatlerde yemek yemektir. Yatmadan en az 3-4 saat önce yemek yemeyi bırakmak gerekir” ifadelerini kullandı.

‘İKİ HASTALIKTA BELİRTİLER FARKLIDIR’

Gastrit ve reflünün birbirinden farklı hastalıklar olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Nurettin Coşkun, “Gastrit ve reflü birbirinden farklı hastalıklardır. Reflünün asıl adı gastroözofageal reflüdür. Gastrit, mide mukozasının iltihaplanmasına verdiğimiz isimdir. Yani mide mukozası patolojik olarak iltihaplanır ve bunun teşhisini endoskopik olarak koyarız. Reflü ise mide içeriğinin, asidin ya da yiyeceklerin yemek borusuna geri kaçması sonucu ortaya çıkan şikayetlere verilen isimdir” dedi.

‘BESLENME VE YAŞAM TARZI ÖNEMLİ ROL OYNUYOR’

Gastrit ve reflünün genellikle yaşam tarzı ve beslenme hatalarıyla ilişkili olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Coşkun, “İkisi arasındaki farklara baktığımızda; gastritte daha çok mide yanması ve mide ağrısı gibi şikayetler görürüz. Reflüde ise hasta, daha üst bölgede, yemek borusunda ve göğüs bölgesinde yanma hisseder. Gastrit ve reflü genellikle beslenme alışkanlıklarındaki yanlışlıklar ve yaşam tarzına bağlı nedenlerle ortaya çıkar. Gastritte mide yanması, mide ağrısı, bulantı ve kusma gibi semptomlar görülebilir. Reflüde ise yemek borusunda ve göğüs bölgesinde yanma hissi ön plandadır. Bunun yanı sıra öksürük ve boğazda gıcık hissi gibi belirtiler de görülebilir” diye konuştu.

‘ALARM SEMPTOMLARINA DİKKAT EDİLMELİ’

Alarm semptomlarının önemine değinen Uzm. Dr. Coşun, “Bazı durumlarda hastaların mutlaka doktora başvurması gerekir. Bunlara alarm semptomları diyoruz. Disfaji olarak adlandırdığımız yutma güçlüğü, yemek yerken direnç hissedilmesi, kilo kaybı, gece terlemesi, demir eksikliği anemisi ve bu şikayetlerin özellikle 45 yaşından sonra ortaya çıkması alarm semptomları arasında yer alır. Bu durumlarda mutlaka bir uzmanın değerlendirmesi gerekir” dedi.

‘DOĞRU BESLENME ŞİKAYETLERİ AZALTABİLİR’

Beslenme düzeninin önemine dikkat çeken Uzm. Dr. Coşkun, “Beslenme konusunda da dikkat edilmesi gereken noktalar vardır. Az sayıda öğünle mideyi aşırı doldurmak yerine, daha sık ve daha küçük porsiyonlarla beslenmek semptomların azalmasına yardımcı olabilir. Toplumda sık yapılan hatalardan biri de geç saatlerde yemek yemektir. Yatmadan en az 3-4 saat önce yemek yemeyi bırakmak gerekir” ifadelerini kullandı.

‘YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ ŞİKAYETLERİN KONTROL ALTINA ALINMASINA KATKI SAĞLAR’

Reflü hastalarında yaşam tarzı düzenlemelerinin etkili olduğunu belirten Uzm. Dr. Coşkun, “Reflü semptomları olan hastalarda yatak başının yükseltilmesi veya çift yastıkla uyunması gibi önlemler faydalı olabilir. Ayrıca stresten uzak durmak, düzenli bir yaşam sürmek, egzersiz yapmak ve sağlıklı beslenmek de şikayetlerin kontrol altına alınmasına katkı sağlar” dedi.

‘GASTRİT HASTALARINDA KULLANILAN BAZI İLAÇLARA DİKKAT EDİLMELİ’

Ağrı kesici kullanımına dikkat çeken Uzm. Dr. Coşkun, “Gastrit hastalarında kullanılan bazı ilaçlara da dikkat edilmelidir. Özellikle ağrı kesiciler zaman zaman gereğinden fazla kullanılabiliyor. Her ağrı hissedildiğinde ağrı kesici alınması, mide tahrişine ve hatta mide ülserine kadar varabilen sorunlara yol açabiliyor” diye konuştu.

‘45 YAŞ SONRASI ŞİKAYETLER CİDDİYE ALINMALI’

Gastrit ve reflünün her yaşta görülebildiğini söyleyen Uzm. Dr. Coşkun, “Reflü ve gastrit her yaşta görülebilen hastalıklardır. Ancak özellikle 45 yaşından sonra aniden başlayan reflü, mide ağrısı veya mide yanması gibi şikayetlerin daha ciddiye alınması ve mutlaka değerlendirilmesi gerekir” dedi.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/agri-kesiciler-mide-ulserine-neden-olabilir-8156.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/agri-kesiciler-mide-ulserine-neden-olabilir-8156.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/agri-kesiciler-mide-ulserine-neden-olabilir-8156-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/agri-kesiciler-mide-ulserine-neden-olabilir-8156.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/agri-kesiciler-mide-ulserine-neden-olabilir/359748/</link>
			<pubDate>Tue, 23 Jun 2026 10:41:46 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Günlük yaşamda görülen değişiklikler bağımlılığın en büyük işareti!]]></title>
			<description><![CDATA[Bağımlılıkla mücadelede en kritik adımın, tedavinin mümkün olduğuna inanmak olduğunu belirten uzmanlar, bağımlılığın zorlayıcı ancak tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Günlük yaşamda görülen değişiklikler bağımlılığın en büyük işareti!

Bağımlılıkla mücadelede en kritik adımın, tedavinin mümkün olduğuna inanmak olduğunu belirten uzmanlar, bağımlılığın zorlayıcı ancak tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu söylüyor.

Tedavi sürecinde zaman zaman çaresizlik hissi ve madde kullanımına yönelik istekler ortaya çıkabileceğini ifade eden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bu durum her şeyin kötüye gittiği anlamına gelmez. İstekle baş etmek ve bu süreçte yaşanan zorlukları hem tıbbi tedavi hem de psikoterapi desteğiyle yönetmek mümkündür.” dedi. Ailelerin sağlıklı iletişim kurması ve yakınlarını doğru şekilde gözlemlemesinin erken farkındalık açısından büyük önem taşıdığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, günlük yaşamda ortaya çıkan değişimlerin bağımlılığın en önemli işaretleri arasında yer aldığını vurguladı:

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, bağımlılıkla mücadelede tedavinin mümkün olduğu bilincinin yanı sıra, ailelerin sağlıklı iletişim ve doğru gözlemle süreci erken fark edip destek olmasının önemini hakkında açıklamalarda bulundu.

Bağımlılıkla mücadelede ilk adım, tedavinin mümkün olduğuna inanmak! 

Bağımlılıkla mücadele eden kişiler için dikkat edilmesi gereken bazı önemli noktalar olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Her şeyden önce bağımlılığın zorlayıcı bir hastalık olduğu kabul edilmeli.” dedi.

Bu sürecin zaman zaman kişiye çözümsüz ve aşılması imkânsız gibi görünebileceğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Ancak en önemli nokta, bağımlılığın tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu bilmektir. Kişi tedavinin mümkün olduğunu fark ettiğinde yardım arayışına girebilir ve uygun tedavi sürecine dahil olarak bağımlılıkla daha etkili şekilde mücadele edebilir.” şeklinde konuştu.

İstek duymak tedavinin başarısız olduğu anlamına gelmez! 

Bağımlılık tedavisi sırasında kişinin zaman zaman çaresizlik hissedebileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Böyle dönemlerde yaşadığı duyguları yakınlarıyla ve tedavi ekibiyle paylaşması büyük önem taşır.” dedi.

Hangi zorluklarla karşılaştığını ve neden böyle hissettiğini ifade edebilmesinin, sürecin daha sağlıklı ilerlemesine katkı sağlayacağına değinen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, şunları söyledi:

“Tedavi devam ederken madde ya da alkol kullanımına yönelik isteklerin ortaya çıkması da mümkündür. Ancak bu durum her şeyin kötüye gittiği anlamına gelmez. İstekle baş etmek ve bu süreçte yaşanan zorlukları hem tıbbi tedavi hem de psikoterapi desteğiyle yönetmek mümkündür. Bu nedenle kişinin umudunu kaybetmemesi gerekir.”

Bağımlılıkla mücadelede en güçlü araç sağlıklı iletişim! 

Bağımlılıkla mücadelede ailelerin de dikkat etmesi gereken önemli noktalar bulunduğuna vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bunların başında sağlıklı iletişim gelir.” dedi.

Dr. Öğr. Üyesi Çetin Bağımlılık riski taşıyan ya da tedavi süreci devam eden çocuk, eş ya da ebeveynle açık ve güvene dayalı iletişim kurabilmenin, sorunların erken fark edilmesini sağlayabileceğini ifade etti.

Bağımlılıkta en önemli ipuçları çoğu zaman günlük yaşamın içinde gizli! 

Bir diğer önemli konunun ise gözlem olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Burada kastedilen, kişiyi sürekli takip etmek ya da dedektiflik yapmak değil; onun yaşamındaki değişimleri fark edebilmektir.” dedi.

Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin sözlerini şöyle tamamladı:

“Günlük yaşamında neler yaşadığı, ruh halinin nasıl olduğu, riskli davranışlar gösterip göstermediği ve sosyal hayatında belirgin değişiklikler olup olmadığı gözlemlenmeli. Ayrıca fizyolojik değişiklikler de dikkate alınmalı. Uyku düzenindeki bozulmalar, beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler ve son haftalar ya da aylar içinde ortaya çıkan açıklanamayan kilo kaybı veya kilo artışı, üzerinde durulması gereken önemli belirtiler arasında yer alır.” 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/gunluk-yasamda-gorulen-degisiklikler-bagimliligin-en-buyuk-isareti-7070.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/gunluk-yasamda-gorulen-degisiklikler-bagimliligin-en-buyuk-isareti-7070.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/gunluk-yasamda-gorulen-degisiklikler-bagimliligin-en-buyuk-isareti-7070-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/gunluk-yasamda-gorulen-degisiklikler-bagimliligin-en-buyuk-isareti-7070.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/gunluk-yasamda-gorulen-degisiklikler-bagimliligin-en-buyuk-isareti/359747/</link>
			<pubDate>Tue, 23 Jun 2026 10:39:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Gençlerde kalp krizi riskini artıran 8 faktör]]></title>
			<description><![CDATA[Son yıllarda kalp krizinden can kayıplarını değerlendiren uzmanlar özellikle gençlerin de büyük risk altında olduğuna dikkat çekiyor. Kalp krizlerinin yüzde 20’si 40 yaş altında.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Gençlerde kalp krizi riskini artıran 8 faktör


Kalp krizi genellikle ileri yaşlarda görülen bir sağlık sorunu olarak düşünülse de gençlerde de önemli bir risk olmaya devam ediyor. Kalp krizi vakalarının yaklaşık yüzde 20’sinin 40 yaş altı bireylerde görüldüğüne değinen Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Genç yaşta görülen kalp krizlerindeki risk faktörleri, bazı yönleriyle ileri yaş grubundan farklılık gösterebiliyor. Diyabet, hipertansiyon, obezite, tütün ürünleri ve yasaklı madde kullanımı, genetik yatkınlık, steroid kullanımı, enerji içeceği ve yüksek doz kafein tüketimi gençlerde kalp krizi riskini artıran başlıca faktörler arasında yer alıyor” dedi. 


Gençlerde kalp krizi riskini azaltmanın temelinde, risk faktörlerinin erken dönemde belirlenmesi ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesinin yer aldığını vurgulayan Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Düzenli sağlık kontrollerinin yaptırılması ve ailedeki kalp-damar hastalığı öyküsünün bilinmesi çok kıymetli. Kalp sağlığını korumak için; fiziksel olarak aktif bir yaşam sürmek, elektronik sigara dahil tüm tütün ürünleri ve zararlı maddelerden uzak durmak, dengeli beslenmek, sağlıklı vücut ağırlığını korumak, kaliteli uyku düzenine sahip olmak ve stresi etkili şekilde yönetebilmek şart” dedi.

 

Anabolik steroid kullanımı

Kas kütlesini artırmak ve fiziksel performansı geliştirmek amacıyla kullanılan anabolik steroidler, özellikle gençlerde kalp-damar sistemi üzerinde ciddi olumsuz etkilere yol açabilir. Bu maddeler tansiyon yüksekliği, kolesterol dengesinin bozulması ve damar sertliği riskini artırarak genç yaşta kalp krizi görülme olasılığını yükseltebilir.

 

Enerji içeceği ve yüksek doz kafein tüketimi

Enerji içecekleri ve aşırı kafein tüketimi, kalp hızında ve kan basıncında ani yükselmelere neden olabilir. Özellikle yoğun egzersiz sırasında veya alkol ve diğer uyarıcı maddelerle birlikte tüketildiğinde ritim bozuklukları ve kalp-damar sorunları açısından risk oluşturabilir.

 

Madde kullanımı

Yasaklı ve uyarıcı maddelerin kullanımı, kalp-damar hastalıklarının genç yaşlarda ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu maddeler kalp ritmini bozabilir, tansiyonda ani yükselmelere yol açabilir ve damar sağlığını olumsuz etkileyebilir. 2021 yılında yapılan bir çalışmada, eğlence amaçlı madde kullanımı ile aterosklerotik kardiyovasküler hastalığın erken gelişimi arasındaki ilişki incelendi. Araştırma sonuçları, erken yaşta aterosklerotik kalp-damar hastalığı bulunan kişiler arasında madde kullanımının daha yaygın olduğunu ortaya koydu.

 

Sigara, nargile ve elektronik sigara

Sigara kullanımı; kalp hastalığı ve felç nedeniyle erken ölüm riskini sigara içmeyenlere kıyasla yaklaşık üç kat artırabilir. Özellikle 15 yaşından önce sigaraya başlayan kişiler daha yüksek risk altında olabilir. Benzer tehlikeler nargile ve elektronik sigara kullanımı için de geçerli sayılabilir. Bununla birlikte araştırmalar, sigaranın 40 yaşına kadar bırakılması halinde erken ölüm riskindeki artışın yaklaşık yüzde 90 oranında azaltılabileceğini gösteriyor.

 

Genetik

Bazı kişiler kalp hastalıklarına yatkınlık oluşturan genetik özellikleri ailelerinden miras alabilir. Özellikle ailevi hiperkolesterolemi gibi kalıtsal hastalıklar, kolesterol düzeylerinin erken yaşlarda yükselmesine neden olabilir. Bu durum damar sertliğinin daha erken gelişmesine yol açabilir ve genç yaşta koroner kalp hastalığı ile kalp krizi riskini artırabilir.

 

Diyabet

Diyabet, genç yaşta kalp krizi riskini artırabilen önemli sağlık sorunlarından biri. Diyabeti olan kişilerde hipertansiyon ve yüksek kolesterol gibi ek risk faktörleri daha sık görülebilir. Bu durum kalp-damar hastalıklarının gelişimini hızlandırabilir ve kalp krizi olasılığını artırabilir. Yapılan tahminlere göre genç nüfustaki diyabetli birey sayısı her 10 yılda yüzde 20’den fazla artıyor.

 

Hipertansiyon

Yüksek tansiyon da gençlerde giderek daha sık görülen sağlık sorunları arasında yer alıyor. Fazla tuz tüketimi, obezite ve hareketsiz yaşam tarzı hipertansiyon gelişimine zemin hazırlıyor. Kontrol altına alınmayan yüksek tansiyon ise damar yapısında hasara yol açabilir ve kalp hastalığı ile felç riskini artırabilir. Yapılan çalışmalar her 7 gençten birinde hipertansiyon görüldüğünü ortaya koyuyor.

 

Aşırı kilo ve obezite

Aşırı kilo ve obezite, kalp-damar sistemi üzerinde önemli olumsuz etkilere neden olabilir. Fazla kilo; yüksek tansiyon, diyabet ve kolesterol yüksekliği gibi risk faktörlerinin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Yapılan bilimsel araştırmalar, gençler de dahil olmak üzere fazla kilolu bireylerde kalp krizi riskinin daha yüksek olabileceğine işaret ediyor.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/genclerde-kalp-krizi-riskini-artiran-8-faktor-1003.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/genclerde-kalp-krizi-riskini-artiran-8-faktor-1003.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/genclerde-kalp-krizi-riskini-artiran-8-faktor-1003-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/genclerde-kalp-krizi-riskini-artiran-8-faktor-1003.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/genclerde-kalp-krizi-riskini-artiran-8-faktor/359736/</link>
			<pubDate>Fri, 19 Jun 2026 12:39:32 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yaz Aylarında Artan Enfeksiyonlara Dikkat]]></title>
			<description><![CDATA[Yaz aylarının gelmesiyle birlikte deniz, havuz, kamp ve tatil aktiviteleri artarken mide ve bağırsak enfeksiyonları da sık görülmeye başlayabiliyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yaz Aylarında Artan Enfeksiyonlara Dikkat


Sıcak havalarda gıdaların daha hızlı bozulabilmesi, ortak kullanım alanlarının yoğunlaşması ve hijyen kurallarına yeterince dikkat edilmemesi çeşitli enfeksiyonların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabiliyor.



Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Halil Genç, yaz aylarında görülen mide ve bağırsak enfeksiyonlarının önemli bir kısmının alınacak basit önlemlerle azaltılabileceğini belirterek konu hakkında bilgiler verdi.

Yaz Aylarında Enfeksiyon Riski Neden Artıyor?

Sıcak hava koşulları birçok bakteri ve mikroorganizmanın çoğalmasını kolaylaştırmaktadır. Uygun koşullarda saklanmayan et, tavuk, süt ürünleri ve deniz ürünleri de çeşitli gıda kaynaklı enfeksiyonlara neden olabilmektedir. Bunun yanı sıra havuzlar, su parkları ve ortak kullanım alanları da bazı enfeksiyonların yayılması açısından risk oluşturabilmektedir.

Yaz döneminde görülen mide-bağırsak enfeksiyonları çoğunlukla ishal, karın ağrısı, mide bulantısı, kusma, halsizlik ve ateş gibi belirtilerle kendini gösterebilmektedir. Şikayetlerin şiddeti kişiden kişiye değişebilmekle birlikte çocuklar, ileri yaş grubundaki bireyler ve bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerde daha dikkatli olunması gerekmektedir.

Havuz Suyu Yutmak Enfeksiyon Riskini Artırabiliyor

Havuzların düzenli olarak temizlenmesi ve uygun şekilde dezenfekte edilmesi enfeksiyon riskini azaltan önemli faktörler arasında yer alsa da hiçbir havuz tamamen risksiz kabul edilmemektedir. Havuz suyunun istemsiz olarak yutulması bazı bağırsak enfeksiyonlarının bulaşmasına neden olabilir.

Çocukların havuzlarda daha uzun süre vakit geçirmesi ve su yutma eğilimlerinin fazla olması nedeniyle ailelerin bu konuda dikkatli olması önem taşımaktadır. İshal, mide bulantısı veya aktif enfeksiyon belirtileri bulunan kişilerin ortak havuzları kullanmamaları hem kendi sağlıkları hem de toplum sağlığı açısından önemlidir.

Açık Büfelerde ve Pikniklerde Nelere Dikkat Edilmeli?

Yaz tatillerinin vazgeçilmezlerinden biri olan açık büfeler ve açık hava organizasyonları, uygun hijyen kurallarına uyulmadığında gıda kaynaklı enfeksiyon riskini artırabilmektedir.

Uzun süre oda sıcaklığında bekleyen yiyeceklerde bakteri çoğalması hızlı olabilmektedir. Et, tavuk, balık, yumurta ve süt ürünlerinin uygun sıcaklıklarda muhafaza edilmesi önemli.

Çiğ etlerin hazır tüketilecek gıdalarla temas etmesi de çapraz bulaşma olarak adlandırılan önemli bir hijyen sorununa yol açabilmektedir. Bu nedenle çiğ ve pişmiş gıdaların hazırlanması sırasında kullanılan ekipmanların ayrı olması ve el hijyenine dikkat edilmesi gerekir.

Sıvı Kaybı Hafife Alınmamalı

Mide ve bağırsak enfeksiyonlarının en önemli sonuçlarından biri vücudun sıvı ve elektrolit kaybetmesidir. Özellikle yaz sıcaklarının da etkisiyle bu kayıp daha hızlı gelişebilmektedir.

İshal ve kusma yaşayan kişilerin yeterli miktarda sıvı tüketmeleri önemlidir. Çocuklarda, yaşlılarda ve kronik hastalığı bulunan bireylerde sıvı kaybı daha ciddi sonuçlara yol açabileceği için belirtilerin yakından takip edilmesi gerekmektedir.

Kamp ve Doğa Aktivitelerinde Su Tüketimine Dikkat

Doğada bulunan su kaynakları temiz görünse bile çeşitli mikroorganizmalar içerebilir. Bu nedenle kaynağı bilinmeyen suların doğrudan tüketilmemesi gerekir.

Kamp ve doğa yürüyüşleri sırasında kullanılacak suların güvenilir kaynaklardan temin edilmesi, gerektiğinde uygun filtreleme veya kaynatma yöntemlerinin uygulanması enfeksiyon riskini azaltmaya yardımcı olabilir.

Çocuklar ve Yaşlılar Daha Fazla Risk Altında

Mide ve bağırsak enfeksiyonları her yaş grubunda görülebilse de çocuklar ve ileri yaş grubundaki bireylerde sıvı kaybı daha hızlı görülebilmektedir. Ayrıca bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde enfeksiyonların daha ağır seyretme riski bulunabilmektedir.

Bu nedenle yüksek ateş, şiddetli karın ağrısı, uzun süren kusma, dışkıda kan görülmesi veya belirgin sıvı kaybı belirtilerinin ortaya çıkması durumunda sağlık kuruluşuna başvurulması önem taşımaktadır.

Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Halil Genç, yaz aylarında görülen mide ve bağırsak enfeksiyonlarının büyük bölümünde hijyen kurallarına dikkat edilmesinin önemli olduğunu belirterek şu bilgileri paylaştı:

“Yaz döneminde havuz kullanımı, açık büfe tüketimi ve dış ortam aktivitelerinin artması bazı enfeksiyonların görülme sıklığını artırabilmektedir. El hijyenine dikkat edilmesi, güvenilir gıda tüketilmesi, yeterli sıvı alınması ve havuz hijyeni konusunda bilinçli davranılması enfeksiyon riskinin azaltılmasına katkı sağlayabilir. Çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı bulunan bireylerde gelişen şikayetlerin yakından takip edilmesi önemlidir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/yaz-aylarinda-artan-enfeksiyonlara-dikkat-5687.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/yaz-aylarinda-artan-enfeksiyonlara-dikkat-5687.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/yaz-aylarinda-artan-enfeksiyonlara-dikkat-5687-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/yaz-aylarinda-artan-enfeksiyonlara-dikkat-5687.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/yaz-aylarinda-artan-enfeksiyonlara-dikkat/359735/</link>
			<pubDate>Fri, 19 Jun 2026 12:34:23 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sınav öncesi beslenme düzeni değiştirilmemeli!]]></title>
			<description><![CDATA[Sınav döneminde artan stresin, öğrencilerin beslenme alışkanlıklarında önemli değişikliklere yol açabildiğini belirten uzmanlar, bu süreçte iştah değişimleri, aşırı yeme eğilimi ve kafeinli içeceklere yönelimin sık görüldüğünü söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
	
		
			
			Sınav öncesi beslenme düzeni değiştirilmemeli!

			 

			
			Dengeli beslenme, düzenli öğünler ve yeterli su tüketiminin zihinsel performans için kritik önem taşıdığını aktaran Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Beynin temel enerji kaynağı glikozdur. Ancak bu enerjinin şekerli içecekler ve tatlılardan değil; besin öğeleri açısından zengin kaynaklardan sağlanması gerekir.” dedi. Aşırı kahve ve enerji içeceklerinin ise performansı artırmak yerine olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunan İspiroğlu, sınav döneminde en doğru yaklaşımın mevcut beslenme düzenini korumak olduğunu vurguladı.
			

			Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, sınav döneminde öğrencilerin stresle birlikte değişebilen beslenme alışkanlıklarının performansa etkisi ve bu süreçte dengeli, düzenli ve alışılmış beslenme düzeninin korunmasının önemi hakkında açıklamalarda bulundu.

			Stres beslenmeyi, beslenme de stresi etkiliyor!

			Sınav stresinin öğrencileri yalnızca akademik açıdan değil; fiziksel, duygusal ve sosyal yönden de etkileyebildiğini ifade eden Hülya Yiğit İspiroğlu, “Bu dönemde birçok öğrencinin beslenme düzeninde değişiklikler görülür.” dedi.

			Bazı öğrencilerde iştah azalırken, bazı öğrencilerde aşırı yeme davranışının ortaya çıkabileceğine dikkat çeken İspiroğlu, “Özellikle yoğun stres altında şekerli besinlere, çikolata, tatlılar, çay ve kahve gibi ürünlere yönelimin arttığı biliniyor. Beslenme ve stres arasında çift yönlü bir ilişki var. Stres yeme davranışlarını etkileyebilirken, düzensiz ve dengesiz beslenme de stres düzeyinin artmasına katkıda bulunabilir. Bu nedenle sınav döneminde öğrencilerin mevcut beslenme düzenlerini korumaları ve yeterli, dengeli beslenmeye özen göstermeleri önemli.” şeklinde konuştu.

			Besin çeşitliliğinin sağlandığı dengeli bir beslenme düzeni oluşturmak önemli!

			Beynin temel enerji kaynağının glikoz olduğunu hatırlatan Hülya Yiğit İspiroğlu, şunları söyledi:

			“Ancak bu enerjinin şekerli içecekler ve tatlılardan değil; besin öğeleri açısından zengin kaynaklardan sağlanması gerekir. Kuru ve taze meyveler, ceviz, badem ve fındık gibi çiğ kuruyemişler, tam tahıllar, yumurta, süt ürünleri, kefir gibi fermente besinler, zeytin, balık, taze sebzeler ve yeşil yapraklı sebzeler zihinsel performansı destekleyen besinler arasında yer alır. Özellikle ceviz ve balık gibi omega-3 kaynakları dikkat, öğrenme ve hafıza süreçlerini desteklerken; kefir gibi probiyotik içeren besinler bağırsak mikrobiyotasının korunmasına katkı sağlayabilir. 

			Günümüzde bağırsak ve beyin arasında güçlü bir iletişim olduğu bilinmekte olup, sağlıklı bir bağırsak yapısının ruh hali ve bilişsel fonksiyonlar üzerinde olumlu etkileri olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle sınav döneminde tek bir besine odaklanmak yerine, besin çeşitliliğinin sağlandığı dengeli bir beslenme düzeni oluşturmak daha önemli.”

			Sınav başarısını tek bir besin değil, düzenli beslenme ve kaliteli uyku belirler!

			Sınav döneminde amacın, son anda beslenme düzenini değiştirmek değil, mevcut düzeni koruyarak zihinsel performansı desteklemek olduğunu kaydeden Hülya Yiğit İspiroğlu, “Bu nedenle öğrencilerin daha önce tüketmedikleri veya sindirim sistemi açısından alışık olmadıkları besinleri denememeleri, öğün atlamamaları ve yeterli su tüketmeleri önemli.” dedi.

			Özellikle uzun süre ders çalışabilmek amacıyla aşırı miktarda kahve, çay veya enerji içeceği tüketmenin çarpıntı, huzursuzluk, dikkat dağınıklığı ve uyku problemlerine yol açarak beklenenin aksine performansı olumsuz etkileyebileceğini vurgulayan İspiroğlu, şu önerilerde bulundu:

			“Öğünlerin düzenli olması ve her ana öğünde protein, kompleks karbonhidrat, sağlıklı yağ ve sebze-meyve gruplarına yer verilmesi gerekir. Kahvaltıda yumurta, peynir, tam tahıllı ekmek ve söğüş sebzeler; öğle ve akşam öğünlerinde et, tavuk, balık veya kuru baklagillerle birlikte sebze yemekleri, salata ve tam tahıllı ürünler tercih edilebilir. Ara öğünlerde ise meyve, kefir, yoğurt ve çiğ kuruyemişler iyi seçeneklerdir.

			Sınav öncesindeki son günlerde ağır, yağlı ve sindirimi zor yiyeceklerden uzak durulmalı; bireyde gaz ve sindirim şikâyetlerine neden oluyorsa kuru baklagiller, brokoli ve karnabahar gibi besinler kontrollü tüketilmelidir. Beyin performansı tek bir öğün veya tek bir besinle değil, günler boyunca sürdürülen düzenli beslenme, yeterli sıvı alımı ve kaliteli uyku ile şekillenir.”

			Sınav günü yeni beslenme alışkanlıkları denenmemeli!

			Sınav sabahında en önemli noktanın, öğrencinin alışık olduğu beslenme düzenini koruması olduğunun altını çizen Hülya Yiğit İspiroğlu, “Sınav günü performansı artıracağı düşüncesiyle farklı besinler denemek, normalde tüketilmeyen bir kahvaltı yapmak veya öğün düzenini değiştirmek doğru bir yaklaşım değildir. Öğrenciler deneme sınavlarına nasıl hazırlanıyor ve kendilerini hangi şekilde daha rahat hissediyorlarsa, sınav sabahında da benzer bir rutin izlemelidir.” dedi.

			Kahvaltı yapan öğrenciler için yumurta, peynir, tam tahıllı ekmek ve söğüş sebzelerden oluşan dengeli bir öğünün tercih edilebileceğini aktaran İspiroğlu, “Ancak önemli olan belirli bir menüyü uygulamak değil, vücudun alışık olduğu düzeni korumaktır. Sınav öncesinde aşırı yağlı, ağır ve yüksek şeker içeren yiyeceklerden kaçınılmalı; çay ve kahve tüketimi de abartılmamalı. Fazla miktarda kafein bazı öğrencilerde çarpıntı, huzursuzluk ve dikkat dağınıklığına neden olabilirken, sık idrara çıkma ihtiyacını da artırabilir. Benzer şekilde sınavdan hemen önce aşırı sıvı tüketmek yerine, su tüketimini gün içine yaymak daha uygun olacaktır. Sınav sabahı yapılabilecek en doğru şey yeni bir beslenme planı uygulamak değil, vücudun ve zihnin alışık olduğu düzeni sürdürmektir.” diyerek sözlerini tamamladı. 
			
		
	

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/sinav-oncesi-beslenme-duzeni-degistirilmemeli-2732.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/sinav-oncesi-beslenme-duzeni-degistirilmemeli-2732.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/sinav-oncesi-beslenme-duzeni-degistirilmemeli-2732-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/sinav-oncesi-beslenme-duzeni-degistirilmemeli-2732.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/sinav-oncesi-beslenme-duzeni-degistirilmemeli/359731/</link>
			<pubDate>Fri, 19 Jun 2026 12:01:53 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Obezite ve Erkek Üreme Sağlığı Arasındaki İlişki Var mı?]]></title>
			<description><![CDATA[Son yıllarda obezite tedavisinde kullanılan yeni nesil ilaçlarla ilgili yürütülen araştırmalar, erkek üreme sağlığı ve hormon dengesi konusunu yeniden gündeme taşıdı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Obezite ve Erkek Üreme Sağlığı Arasındaki İlişki Yeniden Gündemde

Son yıllarda obezite tedavisinde kullanılan yeni nesil ilaçlarla ilgili yürütülen araştırmalar, erkek üreme sağlığı ve hormon dengesi konusunu yeniden gündeme taşıdı. Özellikle hızlı kilo kaybının testosteron düzeyleri ve sperm parametreleri üzerindeki etkileri, bilim dünyasında dikkatle incelenen başlıklar arasında yer alıyor.

Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Cem Güler, erkeklerde üreme sağlığını değerlendirirken yalnızca hormon düzeylerine değil, kişinin genel metabolik sağlığına da bakılması gerektiğini belirtiyor.

Obezite Erkek Üreme Sağlığını Etkileyebilir

Fazla kilo ve obezite, yalnızca kalp-damar hastalıkları ve diyabet riskini artırmakla kalmıyor; erkek üreme sistemi üzerinde de çeşitli etkiler oluşturabiliyor. Yapılan araştırmalar, obezitenin testosteron seviyelerinde düşüşe, sperm üretiminde azalmaya ve sperm kalitesinde bozulmaya neden olabileceğini gösteriyor.

Vücutta artan yağ dokusu, hormon dengesini etkileyerek erkeklik hormonu olarak bilinen testosteronun azalmasına neden olabiliyor. Bunun yanında insülin direnci, kronik inflamasyon ve metabolik bozukluklar da üreme fonksiyonlarını olumsuz yönde etkileyebilir.

Kilo Kaybı Hormon Dengesinde Değişim Yaratabilir

Son yıllarda yayımlanan bilimsel çalışmalar, fazla kilolu veya obez erkeklerde sağlanan kilo kaybının testosteron düzeylerinde artış ile ilişkili olabileceğini ortaya koyuyor. Bununla birlikte uzmanlar, bu etkinin doğrudan bir ilaç etkisi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurguluyor.

Prof. Dr. Cem Güler, 

"Erkeklerde testosteron seviyelerinin değerlendirilmesi oldukça kapsamlı bir süreçtir. Yaşana kilo kaybı, metabolik sağlığın düzelmesi ve yaşam tarzı değişiklikleri bazı kişilerde hormon dengesi üzerinde olumlu sonuçlar oluşturabilir. Ancak her bireyin hormonal yapısı ve sağlık durumu farklıdır. Bu nedenle genel geçer sonuçlar çıkarmak doğru değildir." ifadelerini kullanıyor.

Sperm Kalitesindeki Değişimler Araştırılıyor

Bilimsel çalışmalarda kilo kaybı sonrasında bazı erkeklerde sperm hareketliliği, sperm sayısı ve sperm morfolojisi gibi parametrelerde iyileşmeler gözlemlenebildiği bildiriliyor. Ancak uzmanlar, bu bulguların tüm bireyler için geçerli olmadığını ve erkek infertilitesinin çok sayıda farklı nedene bağlı olarak gelişebileceğini hatırlatıyor.

Sigara kullanımı, alkol tüketimi, kronik hastalıklar, genetik faktörler, hormonal bozukluklar, varikosel ve çevresel etkenler de sperm kalitesini etkileyebilen önemli faktörler arasında yer alıyor.

Testosteron Düşüklüğü Her Zaman Hastalık Anlamına Gelmeyebilir

Toplumda testosteron düşüklüğü ile ilgili farkındalığın artması ile birlikte birçok kişi yalnızca laboratuvar sonuçlarına odaklanabiliyor. Testosteron düzeylerinin değerlendirilmesinde yaş, genel sağlık durumu, mevcut hastalıklar ve klinik belirtiler birlikte ele alınmalıdır.

Yorgunluk, isteksizlik, cinsel istekte azalma, kas kütlesinde kayıp veya enerji düşüklüğü gibi belirtiler yaşayan kişilerin kendi kendilerine değerlendirme yapmak yerine uzman görüşü alması önem taşıyor.

Sağlıklı Yaşam Tarzı Temel Faktör Olmayı Sürdürüyor

Uzmanlar, erkek üreme sağlığının korunmasında dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite, ideal kilonun korunması, sigaranın bırakılması ve kronik hastalıkların kontrol altında tutulmasının önemli rol oynadığını belirtiyor.

Prof. Dr. Cem Güler, "Erkek üreme sağlığı yalnızca tek bir hormon ya da tek bir tedavi yöntemi üzerinden değerlendirilemez. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları, düzenli sağlık kontrolleri ve kişiye özel tıbbi değerlendirmeler bu sürecin temelini oluşturur." diyerek konunun bütüncül şekilde ele alınması gerektiğini vurguluyor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/obezite-ve-erkek-ureme-sagligi-arasindaki-iliski-var-mi-2450.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/obezite-ve-erkek-ureme-sagligi-arasindaki-iliski-var-mi-2450.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/obezite-ve-erkek-ureme-sagligi-arasindaki-iliski-var-mi-2450-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/obezite-ve-erkek-ureme-sagligi-arasindaki-iliski-var-mi-2450.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/obezite-ve-erkek-ureme-sagligi-arasindaki-iliski-var-mi/359725/</link>
			<pubDate>Fri, 19 Jun 2026 08:40:09 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çene Rahatsızlıkları (2. Bölüm)]]></title>
			<description><![CDATA[Doç. Dr. Övünç Akdemir, bir önceki yazısında 'Çenemden Ses Geliyor' şikayetlerini değerlendirirken bazı rahatsızlıklara dikkat çekmişti. Akdemir'in ilk bölümde bahsettiği şikayetlerin ardından gelen benzer sorulara ilişkin yorumları haberin devamında.yer almaktadır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Çene Rahatsızlıkları (2. Bölüm)


Çeneden Gelen Her Ses Masum mu? Kistler, Tümörler ve Doğru Tanının Önemi


Doç. Dr. Övünç Akdemir

Geçen yazımda çene eklemi rahatsızlıklarının en sık belirtilerinden, özellikle de hastaların çok sık dile getirdiği “çenemden ses geliyor” şikâyetinden bahsetmiştim. Yazının ardından birçok okuyucudan benzer sorular aldım.

Bazıları yıllardır çenesinden gelen sesleri duyduğunu ancak hiçbir zaman doktora başvurmadığını söyledi. Bazıları ise tam tersine, internette okudukları bilgiler nedeniyle ciddi bir hastalığı olabileceğinden endişe ediyordu.



Aslında bu iki yaklaşımın da doğru olmadığını düşünüyorum.

Çene eklemi problemlerinin büyük bölümü hayatı tehdit eden hastalıklar değildir. Ancak bazı durumlarda basit görünen şikâyetlerin altında daha farklı problemler yatabilir. Bu nedenle çene bölgesinde ortaya çıkan belirtileri doğru değerlendirmek gerekir.

Polikliniğimde sık karşılaştığım bir durum vardır. Hasta çenesinden gelen ses nedeniyle başvurur. Muayenenin sonunda genellikle şu soru gelir:

“Hocam bu tümör olabilir mi?”

Bu soru çoğu zaman kaygıyla sorulur. Çünkü insanlar çene bölgesindeki her sorunu ya tamamen önemsiz görmeye ya da en kötü senaryoyu düşünmeye eğilimlidir.

Oysa gerçek genellikle bu iki uç noktanın ortasındadır.

Çene Ağrısı Her Zaman Eklemden Kaynaklanmaz

Çene bölgesinde hissedilen ağrıların büyük kısmı kas ve eklem kaynaklıdır. Diş sıkma alışkanlığı, stres, eklem içindeki disk problemleri veya kas yorgunluğu günlük pratiğimizde en sık gördüğümüz nedenlerdir.

Ancak bazen ağrının kaynağı doğrudan çene kemiğinin kendisi olabilir.

Çene kemikleri canlı yapılardır. İçlerinde damarlar, sinirler ve kemik iliği bulunur. Vücudun diğer kemiklerinde görülebilen birçok hastalık çene kemiklerinde de ortaya çıkabilir.

Bu nedenle özellikle uzun süredir devam eden ağrılar, tek taraflı şişlikler, yüz şeklinde değişiklikler veya açıklanamayan uyuşukluklar dikkatli değerlendirilmelidir.

Çene Kemiğinde Kistler Nasıl Ortaya Çıkar?

Hastaların büyük çoğunluğu çene kemiğinde kist gelişebileceğini duyduğunda şaşırır.

Oysa kistler ağız, diş ve çene cerrahisinin oldukça sık karşılaştığı durumlardan biridir.

Kistleri basitçe, kemik içerisinde gelişen ve içi sıvı ya da yarı sıvı materyalle dolu boşluklar olarak tanımlayabiliriz.

İlginç olan nokta şudur:

Birçok çene kisti uzun yıllar hiçbir belirti vermeden büyüyebilir.

Hasta hiçbir ağrı hissetmez.

Dişlerinde bir problem yaşamaz.

Yanakta belirgin bir şişlik oluşmaz.

Bazen rutin bir diş filmi çekilir ve tamamen tesadüfen kemik içerisinde büyük bir kist saptanır.

Meslek hayatım boyunca bu şekilde tesadüfen tanı koyduğumuz çok sayıda hasta gördüm.

Kistler büyüdükçe ise farklı belirtiler ortaya çıkabilir.

Bunlar arasında:

- Çene ağrısı
- Kemikte genişleme
- Yüzde hafif asimetri
- Dişlerde yer değiştirme
- Çiğneme sırasında rahatsızlık
- Nadiren dudak veya çenede uyuşukluk

Yer alabilir.

Bu nedenle özellikle açıklanamayan çene şişlikleri mutlaka değerlendirilmelidir.

Çene Kemiğinde Tümör Görülebilir mi?

Bu soru hastaları doğal olarak endişelendiriyor.

Neyse ki çene kemiklerinde görülen oluşumların önemli bir bölümü iyi huyludur.

Ancak iyi huylu olmaları onları tamamen önemsiz hale getirmez.

Bazı iyi huylu tümörler yıllar içerisinde büyüyerek çevredeki kemik dokuda genişlemeye neden olabilir.

Dişlerin yer değiştirmesine yol açabilir.

Yüz simetrisini bozabilir.

Bazen çene kemiğinin zayıflamasına ve kırılma riskinin artmasına bile neden olabilir.

Bu nedenle radyolojik incelemelerde saptanan her lezyon dikkatle değerlendirilmelidir.

Burada önemli olan nokta şudur:

Her kitle kanser değildir.

Ancak her kitlenin ne olduğunun anlaşılması gerekir.

Hekimlikte varsayımlarla değil, tanılarla hareket ederiz.

Hastaların En Büyük Hatası: İnternet Teşhisi

Son yıllarda dikkatimi çeken bir başka durum da internet üzerinden yapılan teşhis girişimleri.

Birçok hasta muayeneye gelmeden önce saatlerce araştırma yapıyor.

Bu bazen faydalı olsa da çoğu zaman gereksiz korkulara yol açıyor.

Örneğin basit bir eklem sesi yaşayan bir kişi birkaç saatlik internet araştırmasının sonunda kendisinde ciddi bir tümör olduğuna inanabiliyor.

Tam tersine bazı hastalar da belirgin şişlikleri veya uzun süredir devam eden ağrılarını “önemsizdir” diyerek yıllarca ihmal edebiliyor.

Her iki yaklaşım da doğru değil.

İnternet bilgi verir.

Tanı koymaz.

Tanıyı hâlâ hekim koyar.

Çene Hastalıklarında Muayene Neden Bu Kadar Önemli?

Günümüzde görüntüleme yöntemleri son derece gelişmiş durumda.

MR, bilgisayarlı tomografi ve üç boyutlu görüntüleme teknikleri sayesinde çok ayrıntılı incelemeler yapabiliyoruz.

Ancak buna rağmen tanının ilk basamağı hâlâ muayenedir.

Bir hastanın hikâyesini dinlemek çoğu zaman düşündüğümüzden çok daha fazla bilgi verir.

Şikâyetin ne zaman başladığı, nasıl ilerlediği, ağrının karakteri, çiğneme alışkanlıkları ve günlük yaşam üzerindeki etkileri tanıya giden yolda son derece değerlidir.

Bu nedenle muayene sırasında yalnızca çene eklemini değil, çiğneme kaslarını, diş kapanışını, yüz simetrisini ve boyun bölgesini de değerlendiriyoruz.

Hangi Görüntüleme Yöntemlerini Kullanıyoruz?

Hastalar genellikle doğrudan MR çekilmesi gerektiğini düşünür.

Oysa her hastada ilk tercih MR değildir.

Çoğu zaman başlangıç incelemesi panoramik çene filmi ile yapılır.

Bu görüntüleme sayesinde dişler, çene kemikleri, gömülü dişler, kemik içi kistler ve birçok yapısal problem değerlendirilebilir.

Kemik yapıları daha ayrıntılı incelemek gerektiğinde bilgisayarlı tomografi devreye girer.

Tomografi özellikle:

- Kistler
- Kemik tümörleri
- Travmalar
- Kemik erimeleri
- Çene kırıkları

Konusunda son derece değerlidir.

MR ise farklı bir amaçla kullanılır.

Çene eklemi içerisindeki disk yapısını, bağları ve yumuşak dokuları değerlendirmede en güçlü yöntemlerden biridir.

Özellikle kilitlenme yaşayan veya cerrahi planlanan hastalarda önemli bilgiler sağlar.

Romatizmal Hastalıklar Çeneyi Etkileyebilir mi?

Bu konu çoğu zaman gözden kaçar.

Oysa bazı romatolojik hastalıklar çene eklemini de etkileyebilir.

Özellikle romatoid artrit gibi hastalıklarda eklem yüzeylerinde hasar oluşabilir.

Hastalar bazen yıllarca farklı şikâyetlerle takip edilirken çene eklemi tutulumu sonradan fark edilir.

Bu nedenle çene ağrısını yalnızca lokal bir problem olarak değerlendirmemek gerekir.

Bazen çene eklemi bize vücudun başka yerlerinde gelişen bir hastalık hakkında ipucu verebilir.

Erken Tanı Neden Önemlidir?

Meslek hayatım boyunca gördüğüm en önemli gerçeklerden biri şudur:

Birçok çene hastalığında erken tanı tedaviyi belirgin şekilde kolaylaştırır.

Küçük bir kist erken dönemde çok basit bir işlemle tedavi edilebilirken, yıllarca bekletilen bir lezyon daha kapsamlı cerrahiler gerektirebilir.

Aynı durum eklem hastalıkları için de geçerlidir.

Başlangıç döneminde tedavi edilen birçok problem ilerlemeden kontrol altına alınabilir.

Bu nedenle hastalarıma her zaman aynı öneride bulunuyorum:

Çenenizden gelen sesleri, ağrıları veya hareket kısıtlılıklarını görmezden gelmeyin.

Panik yapmayın ama ihmal de etmeyin.

Çünkü doğru tedavi her zaman doğru tanıyla başlar.

Bir sonraki yazımda ise çene eklemi rahatsızlıklarından korunmak için neler yapılabileceğini, günlük hayatta alınabilecek basit önlemleri ve günümüzde kullandığımız tedavi seçeneklerini ele alacağım. Çünkü doğru zamanda uygulanan uygun tedavi ile hastaların büyük bir kısmında başarılı sonuçlar elde etmek mümkündür.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/cene-rahatsizliklari-2-bolum-1632.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/cene-rahatsizliklari-2-bolum-1632.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/cene-rahatsizliklari-2-bolum-1632-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/cene-rahatsizliklari-2-bolum-1632.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/cene-rahatsizliklari-2-bolum/359724/</link>
			<pubDate>Fri, 19 Jun 2026 08:01:49 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocuklarda nöbet anında 5 kritik kural]]></title>
			<description><![CDATA[Çocukluk çağında en sık karşılaşılan sorunlardan biri, ateşle birlikte ortaya çıkan nöbetler oluyor. Genellikle 6 ay ile 5 yaş arasındaki çocuklarda, viral enfeksiyonların eşlik ettiği ateşli hastalık dönemlerinde görülen bu tablo aileleri paniğe sevk edebiliyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Çocuklarda nöbet anında 5 kritik kural


Dikkat! En sık ilk 3 yaşta görülüyor! Her ateş tehlikeli değil ama! Doğru bilinen hatalar zarar verebilir!


Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Nörolojisi Uzmanı Doç. Dr. Zeynep Selen Aslan, ateşli havalenin çoğu zaman iyi huylu seyretmesine rağmen, doğru müdahale edilmezse risk oluşturabildiğini belirterek “Ebeveynlerin, ateşli havalenin özellikle ilk dakikalarında doğru adımları atması kritik öneme sahiptir” diyor. Doç. Dr. Aslan, ateşli havalede, nöbet anında uyulması gereken 5 kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Ateşli havale, çocukluk çağında en sık görülen, belirli yaş aralığıyla sınırlı, genellikle iyi huylu seyreden ve ateşle birlikte ortaya çıkan nörolojik nöbetler arasında yer alıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Nörolojisi Uzmanı Doç. Dr. Zeynep Selen Aslan, “Ateşli havale, 6 ay ile 5 yaş arasındaki çocuklarda, özellikle viral enfeksiyonların eşlik ettiği ateşli hastalık dönemlerinde görülüyor. Vücut ısısının rektal ölçümde 38.3 derece, koltuk altı ölçümünde 37.8 derece ve üzerinde olduğu durumlarda ortaya çıkan nöbetler, ateşli havale olarak ifade ediliyor” diyor. Çocukların yaklaşık yüzde 2-5’inde görülen ve en sık 18–22 ay arasında ortaya çıkan ateşli havalenin, yüzde 90 gibi büyük bir oranla ilk 3 yaş içinde meydana geldiğini belirten Doç. Dr. Aslan, nöbetlerin genellikle ateşli hastalığın ilk 24 saatinde geliştiğini söylüyor. Doç. Dr. Aslan sözlerine şöyle devam ediyor: “Nöbetlerin büyük kısmı 5 dakikadan kısa sürmekte ve kalıcı bir hasar bırakmadan sonlanmaktadır. Ancak yaklaşık yüzde 5’lik grupta “uzamış nöbet” gelişebilmekte ve bu durum 30 dakikayı aşarak yoğun bakım ihtiyacı gerektirebilmektedir. Bu nedenle çok dikkatli olunmalı ve zaman kaybetmeden acil servise başvurulmalıdır. Özellikle 39 derece ve üstü hızlı yükselen ateşlerde çok daha dikkatli olunmalıdır.”

Ateşli havale her çocukta aynı şekilde görülmüyor

Ateşli havalenin her çocukta farklı klinik görünümlerle ortaya çıkabildiğini belirten Çocuk Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Zeynep Selen Aslan şöyle konuşuyor: “Bazı çocuklarda tüm vücutta kasılma şeklinde belirgin bir nöbet tablosu izlenirken, bazı çocuklarda ise çok daha silik belirtiler olabiliyor. Bu durum sadece kısa süreli boş bakma, gözlerde kayma ya da birkaç saniyelik dalma şeklinde kendini gösterebiliyor. Nöbetler de her zaman aynı şiddette ya da aynı şekilde ilerlemiyor. Özellikle uzun süren, tekrarlayan ya da vücudun yalnızca bir tarafını etkileyen nöbetlerin daha dikkatli değerlendirilmesi gerekiyor. Bu tür durumlarda ileri inceleme ve nörolojik değerlendirme önem taşıyor.”

Nöbetler tek taraflı oluyorsa! 

Nöbetlerin ikiye ayrıldığını belirten Doç. Dr. Aslan sözlerine şöyle devam ediyor: “Nöbetlerin tüm vücutta olduğu, 24 saatte bir kez olan ve 15 dakikadan az süren gruba ‘basit ateşli nöbetler’ diyoruz. Basit nöbet grupları için genellikle beyin MR ve EEG gibi tetkikler gerekmemektedir. ‘Komplike ateşli nöbet grubunu’ yani; 24 saatte birden fazla olan veya 15 dakikadan uzun süren ya da tek taraflı kasılma şeklinde gerçekleşen nöbetleriyse daha dikkatli incelemek gereklidir. Özellikle tek taraflı kasılmalarda beyin MRG ve EEG çekimi yapmak gerekmektedir.”

Ateşli havalade, nöbet anında aileler ne yapmalı!

Doç. Dr. Zeynep Selen Aslan, “Basit ateşli havaleler iyi huylu nöbetlerdir. Çocuğun gelişimde bir sorun yaratmayacaktır. Risk faktörleri ile hastayı ve ailesini birlikte değerlendirmek gerekir” derken, nöbet anında 5 kritik kuralı şöyle sıralıyor;


	Çocuk yan yatırılmalı.
	Çocuğu sarsma, sallama ya da nöbet esnasında suyun altına sokmaktan kaçınılmalı.
	Dişi kenetlenirse el sokularak açma gibi davranışlarda bulunulmamalı (Hasta yan yatırıldığı zaman dil yana düşmekte olup hava yolu açılacaktır.)
	Üzerine su dökülmemeli, yüzüne kolonya sürülmemeli.
	Nöbet bitinceye kadar yanında durulmalı. Nöbet bitince ve tam kendine geldikten sonra, ağızdan bol sıvı ve ateş düşürücü verilir.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/cocuklarda-nobet-aninda-5-kritik-kural-6597.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/cocuklarda-nobet-aninda-5-kritik-kural-6597.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/cocuklarda-nobet-aninda-5-kritik-kural-6597-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/cocuklarda-nobet-aninda-5-kritik-kural-6597.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/cocuklarda-nobet-aninda-5-kritik-kural/359717/</link>
			<pubDate>Wed, 17 Jun 2026 10:18:53 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sıcak havalar mikroplara fırsat tanıyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Yaz sıcaklarının yalnızca tatil keyfini değil, enfeksiyon riskini de artırdığını belirten uzmanlar, sıcak ve nemli havaların bakterilerin hızla çoğalmasına neden olduğunu söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sıcak havalar mikroplara fırsat tanıyor!

 

Özellikle gıda zehirlenmelerinin yaz aylarında belirgin şekilde arttığına dikkat çeken Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Mayonez içeren ürünler, tavuk yemekleri, deniz ürünleri, krema bazlı tatlılar ve soğuk zinciri korunmamış gıdalar yaz aylarında ekstra dikkat gerektirir. Tüketicilerin özellikle açıkta satılan yiyeceklere karşı temkinli olması önerilir.” dedi. Kontrolsüz su kaynakları ve hijyen kurallarına uyulmayan havuzların da çeşitli enfeksiyonlara davetiye çıkarabildiğini aktaran Dr. Mamçu, çocuklar, yaşlılar ve bağışıklık sistemi zayıf kişilerin ise daha büyük risk altında olduğunu ifade etti. Dr. Mamçu, basit hijyen önlemleri ve doğru gıda saklama koşullarıyla birçok enfeksiyonun önüne geçmenin mümkün olduğunu vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, yaz aylarında sıcaklıkların artmasıyla birlikte sağlık riski oluşturabilecek durumlar hakkında bilgi verdi.

Sıcaklık yükseldikçe mikroorganizmalar da hızla çoğalıyor

Yaz mevsiminin yalnızca insanlar için değil, hastalık yapıcı mikroorganizmalar için de uygun bir yaşam ortamı oluşturduğunu belirten Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Sıcak ve nemli havalar birçok bakteri türünün çoğalmasını hızlandırır.” dedi.

Özellikle Salmonella, E. coli, Campylobacter, Shigella ve bazı Vibrio türlerinin yaz aylarında daha sık görüldüğünü vurgulayan Dr. Mamçu, “İyi pişirilmemiş etler, çiğ tavuk ürünleri, açıkta bekletilen yiyecekler ve hijyenik olmayan su kaynakları enfeksiyonların en önemli bulaş yolları arasında yer alır. Pikniklerde veya açık hava organizasyonlarında saatlerce güneş altında bekleyen yiyecekler de ciddi sağlık riski oluşturur. Sıcak havalarda gıdaların bozulma süresi önemli ölçüde kısalıyor. Güvenli görünen bir yiyecek bile kısa süre içerisinde enfeksiyon kaynağına dönüşebiliyor.” şeklinde konuştu.

Yazın en sık karşılaşılan sorunu gıda zehirlenmeleri!

Yaz döneminde acil servislere başvuruların önemli bir bölümünü gıda kaynaklı enfeksiyonların oluşturduğuna işaret eden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal, ateş ve halsizlik gibi belirtilerin hafife alınmaması gerekir.” dedi.

Özellikle çocuklar, yaşlılar, hamileler ve bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde sıvı kaybının çok daha hızlı gelişebildiğine dikkat çeken Dr. Mamçu, “Bazı vakalarda hastaneye yatış ve yoğun tedavi gereksinimi oluşabilir. Mayonez içeren ürünler, tavuk yemekleri, deniz ürünleri, krema bazlı tatlılar ve soğuk zinciri korunmamış gıdalar yaz aylarında ekstra dikkat gerektirir. Tüketicilerin özellikle açıkta satılan yiyeceklere karşı temkinli olması önerilir.” ifadelerini kullandı.

Serinlemek için girilen sular hastalık kaynağına dönüşebiliyor!

Yaz sıcaklarında serinlemek amacıyla tercih edilen bazı göl, dere ve kontrolsüz su kaynaklarının çeşitli enfeksiyonların bulaşmasına neden olabileceğini aktaran Dr. Dilek Leyla Mamçu, şunları söyledi:

“Kirli sularda çok sayıda virüs, bakteri ve parazit bulunabilir. Norovirüs, Rotavirüs, Adenovirüs, Giardia ve Cryptosporidium gibi etkenler özellikle sindirim sistemi enfeksiyonlarına yol açabilir ve bu mikroorganizmalar ishal, kusma, karın ağrısı ve ateş gibi belirtilerle kendini gösterebilir. 

Sadece bağırsak enfeksiyonları değil, göz ve cilt enfeksiyonları da yaz döneminde artış gösterir. Güvenilir olmayan sularda yüzmek bazı kişilerde ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir.”

Havuzlar her zaman masum değil!

Toplumda havuzların denize göre daha güvenli olduğu yönünde yaygın bir algı bulunduğunu dile getiren Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Düzenli dezenfekte edilmeyen havuzlar enfeksiyon açısından önemli riskler taşır.” dedi.

Yetersiz klorlama yapılan havuzlarda kulak enfeksiyonları, göz enfeksiyonları, mantar hastalıkları ve çeşitli bağırsak enfeksiyonlarının daha sık görüldüğünü kaydeden Dr. Mamçu, “Özellikle çocuklar havuz suyunu yutmamalı. Aileler havuz seçiminde işletmenin hijyen uygulamalarını sorgulamalı. Ortak kullanım alanlarında kişisel havlu kullanımı da önemli bir koruyucu önlemdir.” diye konuştu.

Kenelere karşı bilinçsiz müdahaleden kaçınılmalı!

Yaz aylarında artan kamp, piknik ve doğa yürüyüşlerinin beraberinde kene temaslarını da artırdığına dikkat çeken Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Özellikle çalılık, uzun otluk ve ormanlık alanlarda daha dikkatli olunması gerekir. Her kene hastalık taşımaz ancak riskin göz ardı edilmemesi gerekir. Doğa aktivitelerinden sonra vücut dikkatlice kontrol edilmeli. Kene tespit edilmesi durumunda bilinçsiz müdahalelerden kaçınılmalı. Sağlık kuruluşlarına başvurularak uygun şekilde çıkarılması önem taşır.” açıklamasını yaptı.

Parazitler yaz aylarında daha kolay yayılıyor!

Yaz mevsiminde yalnızca bakteriyel ve viral enfeksiyonların değil, parazit kaynaklı hastalıkların da artış gösterdiğine değinen Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Yıkanmamış sebze ve meyveler, kirli su kaynakları ve yetersiz hijyen koşulları parazit bulaşını kolaylaştırıyor.” dedi.

Uzun süren ishal, karın ağrısı, kilo kaybı, halsizlik ve sindirim sistemi problemlerinin bazı parazit enfeksiyonlarının habercisi olabileceğini hatırlatan Dr. Mamçu, belirtilerin uzun sürmesi halinde mutlaka uzman değerlendirmesi gerektiğini ifade etti.

Çocuklar ve yaşlılar için risk daha büyük!

Yaz enfeksiyonlarının her yaş grubunda görülebileceği ancak bazı bireylerde çok daha ağır sonuçlara yol açabileceği uyarısını yapan Dr. Mamçu, “Özellikle 5 yaş altı çocuklar, 65 yaş üzeri bireyler, hamileler, diyabet hastaları, kanser tedavisi görenler ve bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler daha dikkatli olmalı. Bu gruplarda enfeksiyonlar daha hızlı ilerleyebilir ve sıvı kaybı ciddi sonuçlar doğurabilir. Yüksek ateş, şiddetli ishal, sürekli kusma, kanlı dışkılama veya belirgin halsizlik durumlarında vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulmalı.” şeklinde konuştu.

Basit önlemlerle büyük risklerin önüne geçilebilir…

Yaz enfeksiyonlarının önemli bir bölümünün doğru hijyen uygulamalarıyla önlenebileceğini belirten Dr. Dilek Leyla Mamçu, sözlerini şöyle tamamladı:

“Yaz aylarında enfeksiyon riskini tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmasa da doğru önlemlerle büyük ölçüde azaltmak mümkündür. El hijyenine dikkat etmek, güvenilir su tüketmek, gıdaların saklama koşullarına özen göstermek, sebze ve meyveleri iyi yıkamak, şüpheli gıdalardan uzak durmak ve doğa aktiviteleri sonrasında kene kontrolü yapmak oldukça önemlidir. Basit görünen bu uygulamalar hem bireysel hem de toplumsal sağlık açısından ciddi koruma sağlar.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/sicak-havalar-mikroplara-firsat-taniyor-6121.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/sicak-havalar-mikroplara-firsat-taniyor-6121.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/sicak-havalar-mikroplara-firsat-taniyor-6121-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/sicak-havalar-mikroplara-firsat-taniyor-6121.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/sicak-havalar-mikroplara-firsat-taniyor/359710/</link>
			<pubDate>Tue, 16 Jun 2026 20:14:48 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kalp Yetersizliği Türkiye'de Neden Artıyor?]]></title>
			<description><![CDATA[Dünya genelinde yaşam süresinin uzaması ve tıp teknolojilerinin gelişmesi kronik hastalıkların seyrini değiştirirken, Türkiye çok farklı ve dikkat çekici bir sağlık paradoksuyla karşı karşıya. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kalp Yetersizliği Türkiye'de Neden Artıyor?


	
		
			
			
				
					
						 
					
					
						
						
							
								
									
									Dünya genelinde yaşam süresinin uzaması ve tıp teknolojilerinin gelişmesi kronik hastalıkların seyrini değiştirirken, Türkiye çok farklı ve dikkat çekici bir sağlık paradoksuyla karşı karşıya. Avrupa ve Amerika’da kalp yetersizliği teşhis yaş ortalaması 70 civarındayken, ülkemizde bu sınırın 62’ye gerilemesi, tıp dünyasında "erken yorulan kalpler" alarmının verilmesine yol açıyor.

									

									Peki, Avrupa’ya oranla daha genç bir nüfusa sahip olmamıza rağmen kalplerimiz neden daha erken yaşlanıyor? Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Uzm. Dr. Yusuf Altınkaynak, Türkiye’deki bu artışın arkasındaki tıbbi ve çevresel faktörleri, erken teşhisin önemini ve yasal çerçevede bilinçlenmesi gereken noktaları aktarıyor.

									Rakamlarla Türkiye’nin Kalp Sağlığı Tablosu

									Uluslararası saygın tıp dergileri ve Türk Kardiyoloji Derneği’nin güncel verileri, tablonun ciddiyetini açıkça ortaya koyuyor:
									 

									
										2.7 Milyon Hasta: Türkiye'de şu an yaklaşık 2.7 milyon kişi kalp yetersizliğiyle yaşıyor ve bu sayı nüfusa oranla çok büyük bir halk sağlığı yükü oluşturuyor.
										Yaşla Gelen Risk: Genel toplumda görülme sıklığı %2-3 seviyesindeyken, 70 yaş sonrasında bu oran %10’a çıkıyor. Nüfusumuz yaşlandıkça, bu oranın daha da katlanacağı öngörülüyor.
										Ciddi Takip Şart: Teşhis sonrası dönemde hastaların düzenli takibi ve yaşam tarzı değişiklikleri hayati önem taşıyor; çünkü bu durum, pek çok kronik süreçten daha hassas bir klinik seyir sergileyebiliyor.
									

									Kalp Yetersizliği Bir Sonuç Hastalığıdır

									Kalp yetersizliği; yüksek tansiyon, koroner arter hastalığı, geçirilmiş kalp krizi, kalp kapak hastalıkları, ritim bozuklukları ve diyabet gibi birçok sağlık sorununun uzun vadede oluşturduğu hasarın ardından gelişebilmektedir.

									Uzm. Dr. Yusuf Altınkaynak, "Kalp yetersizliği çoğu zaman aniden ortaya çıkan bir tablo değildir. Yıllar boyunca kalbi etkileyen risk faktörleri ve kronik hastalıkların birikimi sonucunda gelişebilir. Bu nedenle kalp yetersizliğini yalnızca bir hastalık olarak değil, birçok kalp-damar probleminin ortak sonucu olarak değerlendirmek gerekir" ifadelerini kullanıyor.

									Kalbimizi Erken Yoran 3 Büyük Tehdit

									1. Modern Yaşamın Gizli Salgını ve Belirtilerin Ertelenmesi

									Toplumda en sık karşılaşılan hatalardan biri, kalbin verdiği sinyalleri yorgunluk ya da yaşlılık diyerek geçiştirmektir. Nefes darlığı, çabuk yorulma ve bacaklarda oluşan şişlikler (ödem), kalbin kanı pompalarken zorlandığının net habercileridir. Bu gizli belirtiler fark edildiği an bir kardiyoloji uzmanına başvurulması, sürecin ilerlemesini durdurmanın ilk adımıdır.

									2. Genç Kuşak ve Değişen Yaşam Kültürü

									Son yıllarda 35 yaş altı popülasyonda görülen kalp kası hassasiyetleri ve erken evre yetersizlik süreçleri, dijital sağlık platformlarında en çok araştırılan konular arasında. Z ve Millenyum kuşaklarında artan yoğun plaza stresi, düzensiz uyku kalıpları, aşırı enerji içeceği tüketimi, elektronik sigara kullanımı ve paketli/aşırı tuzlu gıdalardan oluşan beslenme alışkanlıkları, kalbin biyolojik yaşını kronolojik yaşının önüne geçiriyor.

									3. Pandemi ve Viral Etkiler

									Geçmiş dönemlerde geçirilen ağır viral enfeksiyonların kalp kasında yarattığı tablolara dair toplumdaki soru işaretleri hala güncelliğini koruyor. Enfeksiyonların kalp sağlığı üzerindeki uzun vadeli etkilerini yönetmenin yolu, spekülasyonlardan uzak durarak düzenli hekim kontrolleriyle kalbin fonksiyonel durumunu takip etmekten geçiyor.

									Nefes Darlığı ve Çabuk Yorulma Her Zaman Yaşa Bağlı Olmayabilir

									Kalp yetersizliğinin erken belirtileri çoğu zaman başka nedenlere bağlanabilir. Günlük aktiviteler sırasında nefes nefese kalmak, merdiven çıkarken zorlanmak, çabuk yorulmak veya ayaklarda şişlik oluşması bazı kişiler tarafından yaşlanmanın doğal sonucu olarak değerlendirilebilir. Ancak bu belirtiler bazı durumlarda kalbin pompalama gücündeki azalmaya işaret edebiliyor.

									Uzm. Dr. Yusuf Altınkaynak, "Özellikle daha önce rahatlıkla yapılabilen günlük aktivitelerin giderek zorlaşması, efor kapasitesinin azalması ve nefes darlığının artması gibi durumlar göz ardı edilmemelidir. Bu belirtilerin altında farklı sağlık sorunları bulunabileceği gibi kalp yetersizliği de yer alabilir" diyor.

									Genç Yaşlarda Görülen Risk Faktörleri Dikkat Çekiyor

									Son yıllarda genç erişkinlerde görülen obezite, diyabet, yüksek tansiyon ve sigara kullanımındaki artış da kalp sağlığı açısından dikkatle izlenen konular arasında yer alıyor.

									Yoğun iş temposu, düzensiz uyku alışkanlıkları, kronik stres, fiziksel hareketsizlik ve sağlıksız beslenme gibi faktörlerin uzun dönemde kalp ve damar sistemi üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceği belirtiliyor.

									Kalp Sağlığını Korumada Erken Farkındalık Önemli

									Uzmanlar; tansiyon, kan şekeri ve kolesterol düzeylerinin düzenli takip edilmesinin, sigaradan uzak durulmasının, fiziksel aktivitenin artırılmasının ve dengeli beslenme alışkanlıklarının kalp sağlığının korunmasına katkı sağlayabileceğini belirtiyor.

									Kalp yetersizliği birçok durumda önlenebilir risk faktörleriyle ilişkilendirildiğinde, erken farkındalık ve düzenli sağlık kontrolleri büyük önem taşıyor. 

									Uzm. Dr. Yusuf Altınkaynak, "Kalp yetersizliği gelişmeden önce risk faktörlerinin kontrol altına alınması, kalp sağlığının korunmasında en etkili yaklaşımlardan biridir. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları yalnızca kalp yetersizliği riskini değil, birçok kronik hastalığın görülme olasılığını da azaltmaya yardımcı olabilir" diyerek sözlerini tamamlıyor.
									
								
							
						
						
					
				
			
			
		
	

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/kalp-yetersizligi-turkiye-de-neden-artiyor-4338.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/kalp-yetersizligi-turkiye-de-neden-artiyor-4338.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/kalp-yetersizligi-turkiye-de-neden-artiyor-4338-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/kalp-yetersizligi-turkiye-de-neden-artiyor-4338.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/kalp-yetersizligi-turkiye-de-neden-artiyor/359699/</link>
			<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 09:10:39 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[LGS öncesi bu besinlere dikkat]]></title>
			<description><![CDATA[Liselere Geçiş Sistemi (LGS) sınavına saatler kala yurt genelinde etkisini sürdüren sıcak hava, başta gıda zehirlenmesi olmak üzere bazı riskleri beraberinde getiriyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[LGS öncesi bu besinlere dikkat

 

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Senem Azizzade “LGS öncesine denk gelen aşırı sıcaklarda yeterli su tüketimi, güneş altında uzun süre kalmaktan kaçınılması ve dışarıda beklemiş gıdaların tüketilmemesi son derece önem taşıyor. Yüksek sıcaklıklar; özellikle tavuk, et, süt ve yumurta içeren ürünlerde bozulma riskini artırırken, buna bağlı gelişebilecek mide-bağırsak sorunları öğrencilerin sınav öncesindeki fiziksel ve zihinsel performansını olumsuz etkileyebiliyor. Bu nedenle hem güvenilir kaynaklardan beslenmek hem de sindirimi zorlayabilecek yiyeceklerden uzak durmak gerekiyor” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Senem Azizzade, LGS öncesi uzak durulması gereken besinleri ve sağlıklı beslenmenin püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

Açıkta satılan tavuk ve et ürünleri 

Tavuk ve et ürünleri, sıcak havalarda en hızlı bozulan ve risk oluşturan besin gruplarının başında geliyor. Uygun sıcaklıkta saklanmayan veya uzun süre dışarıda bekletilen ürünlerde bakteri üremesi hızlanıyor. Özellikle dışarıda satılan ve saklama koşullarından emin olunamayan tavuk ve et ürünlerinin tüketiminden kaçınılması büyük önem taşır. 

Mayonezli ve kremalı ürünler

Mayonez, krema ve süt bazlı soslar sıcak hava koşullarında çabuk bozulur. Uzun süre dışarıda bekleyen sandviçler, salatalar ve kremalı tatlılar sindirim sistemi şikayetlerine neden olabilir. Bu nedenle tazeliğinden emin olunmayan ve açıkta satılan ürünlerin tüketilmemesi gerekir. 

Açıkta satılan gıdalar

Açıkta satılan yiyecekler yalnızca sıcaklıktan değil; toz, kir ve çevresel mikroorganizmalardan da etkilenebiliyor. Hijyen koşullarının yeterince kontrol edilemediği bu ürünler, özellikle sınav öncesinde sağlık riski oluşturabilir.

Ağır yağlı ve kızartılmış besinler 

Kızartmalar ve yüksek yağ içeren fast-food ürünleri mideyi yorarak sindirimi zorlaştırabiliyor. Şişkinlik, mide yanması ve rahatsızlık hissi oluşturabilen bu besinler aynı zamanda gün içinde enerji düşüklüğüne de neden olabiliyor. Sınav öncesinde daha hafif ve dengeli öğünlerin tercih edilmesi önemlidir.

Aşırı şeker içeren atıştırmalıklar 

Şekerli yiyecekler kısa süreli enerji artışı sağlasa da kan şekerinde hızlı dalgalanmalara yol açabiliyor. Bu durum dikkat süresinde azalma, yorgunluk hissi ve odaklanma güçlüğü oluşturabiliyor. Ara öğünlerde taze meyve, süt veya yoğurt gibi seçenekler daha dengeli bir tercih olacaktır.

İlk kez denenecek besinler

Sınav öncesinde, geçmişte tüketilmeyen yiyeceklere yönelmek sindirim sistemi açısından risk oluşturabilir. Beklenmedik mide rahatsızlıkları veya alerjik reaksiyonların önüne geçebilmek için alışılmış ve güvenilir besinlerin tercih edilmesi daha doğru olacaktır.

Sağlıklı bir sınav için beslenme önerileri

Beslenme ve Diyet Uzmanı Senem Azizzade “Doğru beslenmek, yeterli su tüketmek ve uyku düzenini korumak; öğrencinin kendini daha enerjik, rahat ve odaklanmış hissetmesine katkı sağlar” derken, sınav öncesi sağlıklı beslenmenin 9 püf noktasını şöyle sıralıyor;   

• Düzenli ve dengeli beslenin.

• Öğünlerde yeterli protein tüketin. 

•Kahvaltıda yumurta, peynir, domates, salatalık, yeşillik, zeytin, ceviz, pekmez ve tam tahıllı ekmek gibi kompleks karbonhidratlar tüketin. 

• Gün boyunca yeterli miktarda su tüketin.

• Aşırı şekerli yiyecek ve içeceklerden kaçının.

• Sınav öncesinde yeni bir diyet programına başlamayın.

• Doktor veya diyetisyen önerisi olmadan takviye ürün kullanmayın.

• Sebze ve meyvelerle lif alımını destekleyin.

• Sınav sabahı kahvaltı yapın.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/lgs-oncesi-bu-besinlere-dikkat-270.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/lgs-oncesi-bu-besinlere-dikkat-270.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/lgs-oncesi-bu-besinlere-dikkat-270-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/lgs-oncesi-bu-besinlere-dikkat-270.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/lgs-oncesi-bu-besinlere-dikkat/359688/</link>
			<pubDate>Thu, 11 Jun 2026 12:31:09 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Prof. Dr. Fethi Gül, "Beyin ölümü, tıbben ve hukuken ölümdür"]]></title>
			<description><![CDATA[Toplumun beyin ölümü hakkında doğru bilgilendirilmesi amacıyla Türk Yoğun Bakım Derneği bir basın toplantısı gerçekleştirdi]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Prof. Dr. Fethi Gül, “Beyin ölümü, tıbben ve hukuken ölümdür”

 

Türk Yoğun Bakım Derneği Başkanı Prof. Dr. Fethi Gül, “Beyin ölümü; koma, bilinç kaybı veya bitkisel hayat ile aynı şey değildir. Beyin ölümü; beyin ve beyin sapı işlevlerinin geri dönüşümsüz olarak tamamen kaybıdır. Toplumda en sık karşılaşılan yanlış ise beyin ölümünün geçici bir durum sanılmasıdır. Modern tıp açısından bu durum, “ölüm” olarak kabul edilmektedir.” dedi. 

Toplumun beyin ölümü hakkında doğru bilgilendirilmesi amacıyla Türk Yoğun Bakım Derneği bir basın toplantısı gerçekleştirdi. Beyin ölümü hakkında toplumdaki yanlış algıların önlenmesi adına, 4 Haziran 2026’da Türk Yoğun Bakım Derneği Binası’nda gerçekleştirilen toplantıda, uzmanlar bilimsel gerçekleri paylaşırken, konuyla ilgili deklarasyonlarını açıkladı. 

Toplantıya; Türk Yoğun Bakım Derneği Başkanı Prof. Dr. Fethi Gül, Türk Yoğun Bakım Derneği 2. Başkanı Prof. Dr. Asu Özgültekin ve TYBD Yönetim Kurulu Üyesi / Organ ve Doku Nakli Daire Başkanlığı, İstanbul Bölge Koordinasyon Merkezi Sorumlu Hekimi Doç. Dr. Gülçin Hilal Alay katıldı. 

 

Dernek toplantıda konuyla ilgili 5 maddelik deklarasyon açıkladı:

1. Nörolojik kriterlere dayanarak ölüm tespiti “beyin ölümü” olarak adlandırılır. Beyin ölümü; beyin ve beyin sapının tüm fonksiyonlarının geri dönüşümsüz kaybı olarak tanımlanır. Bu durum, kişinin kendi kendine solunumunu ve yaşamsal faaliyetlerini sürdüremediği anlamına gelir. Nörolojik kriterlere göre ölüm, yani beyin ölümü tanımı özellikle son 50 yıldır yoğun bakımlarda solunum cihazları ve diğer organ destek tedavilerinin yaygınlaşmasıyla ortaya çıkmıştır. Beynin tam ve geri dönüşümsüz olarak ağır hasara uğramasıyla normalde sonlanacak olan kalp ve solunum fonksiyonlarının, yoğun bakımda solunum cihazı ve diğer destek tedavilerle kısa bir süre için sürdürülebilmesi bu terimi devreye sokmuştur. Hastanın solunum cihazına bağlı olarak kalbinin bir süre daha atması beynin çalıştığı ya da kişinin yaşadığı anlamına gelmez. Beyin ölümü, ölümden farklı değildir ve yasalarımıza göre beyin ölümü tanısı kesinleşmiş hasta tıbben ve hukuken ölüdür.

2. Beyin ölümü; koma, bilinç kaybı veya bitkisel hayat ile aynı şey değildir. Koma veya bitkisel hayat durumunda beynin bazı işlevleri devam edebilir ve bazı hastalarda iyileşme ihtimali bulunabilir. Beyin ölümünde ise geri dönüş veya iyileşme söz konusu değildir. Toplumda en sık karşılaşılan yanlış anlamalardan biri beyin ölümünün geçici bir durum sanılmasıdır. Oysa beyin ölümü, belirlenmiş tıbbi ve yasal kriterler çerçevesinde deneyimli hekimler tarafından konulan ve geri dönüşümü olmayan çok ciddi bir tanıdır..

3. Beyin ölümünün değerlendirilmesi yaygın, geri dönmesi mümkün olmayan ve belirlenmiş bir nedene bağlı ağır beyin hasarı olan hastalarda dikkate alınmalıdır. Beyin ölümü tanısı; biri nöroloji veya beyin cerrahisi uzmanı, biri de anestezi-reanimasyon veya yoğun bakım uzmanı olmak üzere iki uzman doktor tarafından Sağlık Bakanlığı'nın yayımladığı kriterlere göre konur. Tanı sürecinde acele edilmez; ilgili uzmanlık alanlarından hekimler tarafından klinik değerlendirmeler yapılır ve gerekli görülen durumlarda yardımcı testlerden yararlanılır. Bu dikkatli yaklaşımın amacı, tanının kesinliğini sağlamaktır.

4. Beyin ölümü gerçekleşen kişi tıbben ve hukuken ölü kabul edilir. Organ nakli açısından bu tanım son derece önemlidir; çünkü beyin ölümü ve organ bağışı gerçekleşen bir kişiden uygun olan organların cerrahi bir işlemle alınarak hasta insanların tedavisinde kullanılması mümkündür. Bu yüzden beyin ölümü tespiti ve organ bağışı kadavradan organ transplantasyonunun en önemli aşamalarıdır. Beyin ölümü tanısı alan bir kişinin hayati fonksiyonları, solunum cihazı ve diğer tıbbi destekler ile bir süreliğine devam ettirilebilmektedir. Bu nedenle tanının doğru ve zamanında konulması ve bu sürecin doğru yönetimi oldukça kritik bir durumdur.

5. Türkiye’de organ bağışı ve nakli hizmetleri; T.C. Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Doku, Organ Nakli ve Diyaliz Hizmetleri Başkanlığı tarafından [1979 tarihli 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması, Aşılanması ve Nakli Hakkında Kanun] ile [2022 tarihli 32038 sayılı Organ Nakli Hizmetleri Yönetmeliği] çerçevesinde düzenlenmektedir. Organ nakli; böbrek, karaciğer, kalp, akciğer ve benzeri hayati organları ciddi biçimde görev yapamaz hale gelen hastalar için çoğu zaman en etkili, bazen de tek tedavi seçeneğidir. Dünya genelinde organ bekleyen hasta sayısının yüksek olması nedeniyle organ bağışı büyük bir toplumsal ihtiyaçtır. Türkiye'de de 2025 yılı itibarıyla yaklaşık 35000 kişi organ bekleme listesinde yer almaktadır. Türkiye’de tüm organ nakillerinde kadaverik organ nakil oranı maalesef yüzde 20’nin altındadır, dolayısıyla organ donörlerinin çoğunluğunu canlı vericiler oluşturmaktadır. Bu nedenle yoğun bakımlarda beyin ölümü tanısının atlanmadan konulması ve organ bağışı oranlarının artırılması toplum sağlığı açısından da büyük önem arz etmektedir.

 

Beyin ölümü yanlışları hasta yakınları için psikolojik zorlu bir süreç, sağlık sistemi için ekonomik yük

Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Türk Yoğun Bakım Derneği Başkanı Prof. Dr. Fethi Gül, “Toplumumuzda birçok alanda olduğu gibi sağlık ve beyin ölümü anlamında da birçok eksik ve yanlış bilgi bulunuyor. Bu durumun, toplumda bilgi kirliliğinin yanı sıra toplumumuzun sağlıklı yaşamı üzerinde olumsuz etkileri oluyor. Beyin ölümü koma, bilinç kaybı gibi farklı durumlarla karıştırılıyor. Yine toplumumuzda beyin ölümünün geçici bir durum sanılması ve hastanın iyileşeceği gibi yanlış algılar var. Bu durum hasta yakınlarını psikolojik olarak zorlu bir sürece sokarken, tedavi anlamında sağlık sistemine ve hasta yakınlarını da ekonomik olarak yük oluyor. Bu anlamda toplumumuzu yanlış bilgilerden arındırmak ve özellikle, organ nakli gibi tedavilere ihtiyaç duyan hastaların sağlıklarına kavuşması ve hayatlarına sağlıklı bir şekilde devam edebilmeleri adına beyin ölümü kavramını gerçeklerini toplumumuzda yerleştirmemiz gerekli. Bu anlamda açıkladığımız bu deklarasyon; toplumun beyin ölümü hakkında doğru bilgilere kavuşmasını sağlayacak ve organ nakli gibi hastaların sağlıklı bir yaşam sürmelerine katkı sağlayacak” açıklamalarında bulundu.    
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/prof-dr-fethi-gul-beyin-olumu-tibben-ve-hukuken-olumdur-1922.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/prof-dr-fethi-gul-beyin-olumu-tibben-ve-hukuken-olumdur-1922.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/prof-dr-fethi-gul-beyin-olumu-tibben-ve-hukuken-olumdur-1922-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/prof-dr-fethi-gul-beyin-olumu-tibben-ve-hukuken-olumdur-1922.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/prof-dr-fethi-gul-beyin-olumu-tibben-ve-hukuken-olumdur/359665/</link>
			<pubDate>Fri, 05 Jun 2026 11:11:34 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Doğum Sonrası Depresyona Dikkat!]]></title>
			<description><![CDATA[İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kevser Altıntaş, bilinçli bir hazırlığın, riskleri azaltacağının ve süreci daha sağlıklı hale getireceğini söyledi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Doğum Sonrası Depresyona Dikkat!

 

Doğum süreci, birçok kadın için hayatın en özel deneyimlerinden biri. Ancak bu yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda hormonal, psikolojik ve sosyal açıdan da önemli değişimlerin yaşandığı bir süreç. Öyle ki, annelerin bir kısmı doğum sonrası dönemde duygusal dalgalanmalar yaşarken bazı kadınlarda belirtiler daha ağır seyrederek “doğum sonrası depresyon (postpartum depresyon)” olarak adlandırılan klinik bir tablo oluşturabiliyor. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kevser Altıntaş, bilinçli bir hazırlığın, riskleri azaltacağının ve süreci daha sağlıklı hale getireceğinin altını çizerek şunları söylüyor: “Annelik her zaman kusursuz geçen bir süreç olmayabilir. Doğum sonrası dönemlerde duygusal olarak tükenmiş hissetmek, zorlanmak ya da yardım ihtiyacı duymak bir zayıflık değildir. Önemli olan erken fark etmek ve yardım istemekten çekinmemektir. Unutmayın, destek istemek bir eksiklik değil; hem kendiniz hem de bebeğiniz için attığınız güçlü ve iyileştirici bir adımdır.”



Doğum Sonrası Her Duygu Değişimi Depresyon mu?

Toplumda yaygın görülen doğum sonrası dönemdeki duygusal dalgalanmalarda birçok anne ilk birkaç gün veya hafta içinde ağlama nöbetleri, huzursuzluk, duygu durum değişiklikleri yaşayabiliyor. “Annelik hüznü (Baby blues)” olarak da bilinen bu durum genellikle 7-14 gün içinde kendiliğinden geçiyor. Ancak postpartum depresyon çok daha ciddi bir tablonun adı. Belirtileri genellikle doğumdan sonraki ilk 4 ilâ 6 haftada ortaya çıksa da bazı kadınlarda doğumdan birkaç ay sonra, hatta bazen doğumdan sonraki bir yıl içinde bile kendini gösterebiliyor. Bu dönemde sürekli mutsuzluk, keyif alamama, yoğun kaygı, yetersizlik hissi ve hatta bebeğe karşı olumsuz duygular gibi belirtilere dikkat edilmelidir. Bu belirtiler annenin işlevselliğini etkiliyorsa ve iki haftadan uzun süredir devam ediyorsa, doğum sonrası depresyon açısından mutlaka bir hekim değerlendirmesi yapılmalıdır.

Hangi Anneler Daha Çok Risk Altında?

Doğum sonrası depresyon her annede ortaya çıkabilir; ancak bazı biyolojik, psikolojik ve çevresel risk faktörleri bu durumu daha da kolaylaştırabilir. Örneğin; daha önce depresyon veya anksiyete öyküsü olması, zor ya da travmatik doğum deneyimi, sosyal destek eksikliği (aile, arkadaş, eş desteği), evlilik/ilişki problemleri ya da maddi zorluklar, beklenmeyen ya da istenmeyen gebelik ve bebeğin sağlık sorunları bunlar arasındadır. Ancak bu risk faktörlerinin hiçbirinin olmadığı annelerde de doğum sonrası depresyon görülebilmekte. Günümüzde ayrıca mükemmel anne olma baskısı ve sosyal medyada idealize edilen annelik algısı da annelerin kendilerini yetersiz hissetmelerinde önemli bir faktör. 

Doğum Sonrası Depresyon Nasıl Tedavi Ediliyor? 

Unutulmamalıdır ki, doğum sonrası depresyon tedavi edilebilir bir durumdur. Tedavi planı ise belirtilerin şiddetine göre değişebiliyor. Psikoterapi, ilaç tedavisi, sosyal destek ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle tamamen iyileşme mümkündür. Bu nedenle tedavi sürecinin planlanması için mutlaka bir psikiyatri uzmanına danışılmalıdır. Kuşkusuz annenin yakın çevresindeki kişilerin/eşinin anlayışlı, yargılamadan dinleyen ve destekleyici bir tutum sergilemeleri de iyileşme sürecinde önemlidir. Peki, doğum öncesinden itibaren anneler ruh sağlıklarını nasıl korumalı? Özellikle önleyici bazı adımlarla depresyon riskini düşürmek mümkün. İşte o adımlar:  


	Eşinizle açık iletişim kurun
	Doğum sonrası bakım planınızı gözden geçirin 
	Uyku ve beslenme düzeninize özen gösterin
	Gerekirse doğumdan önce bir uzmandan destek alın
	Kendinize zaman ayırın, hobilerinizden kopmayın ve günlük yaşam planlarınızı sürdürün

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/dogum-sonrasi-depresyona-dikkat-1602.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/dogum-sonrasi-depresyona-dikkat-1602.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/dogum-sonrasi-depresyona-dikkat-1602-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/dogum-sonrasi-depresyona-dikkat-1602.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/dogum-sonrasi-depresyona-dikkat/359650/</link>
			<pubDate>Mon, 01 Jun 2026 10:04:47 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Uykusuzluğa karşı 5 etkili önlem]]></title>
			<description><![CDATA[Modern çağın yaygınlaşan sorunu: Uykusuzluk!  Uykusuzluk çocuklarda da sık görülüyor Çocuğunuz ağzı açık uyuyor ya da horluyorsa!]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Uykusuzluğa karşı 5 etkili önlem


Uyku sorununuzun altında burun ve boğaz hastalıkları yatabilir!


“Gece boyunca dönüp duruyorum”, “Sabah kalkınca sanki hiç uyumamış gibi oluyorum”, “Başımı yastığa koyuyorum ama saatlerce uyuyamıyorum” diyenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar, uykusuzluğun sadece stres ya da yoğun tempodan kaynaklanmadığını, burun ve boğazdaki bazı sorunların da gece boyunca nefes almayı zorlaştırarak kaliteli uykuyu engelleyebildiğini söylüyor. Uykusuzluk sorununun sadece yetişkinlerle sınırlı kalmadığını, son yıllarda çocuklarda da sık karşılaşıldığını belirten Prof. Dr. Tatlıpınar, uykusuzluğun altında yatan sinsi nedenleri ve sağlıklı bir uyku için 5 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

Modern yaşamın getirdiği stres, kaygı ve özellikle gece geç saatlere kadar süren ekran kullanımı, son yıllarda uyku sorunu yaşayanların sayısını artırıyor. Birçok kişi uykusuzluğu stres ve zihinsel yorgunlukla ilişkilendiriyor ancak çoğu zaman gözden kaçan başka bir neden daha var: Burun ve boğaz hastalıkları. Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar; “Özellikle ‘sabah yorgun uyanıyorum’, ‘gece sık sık uyanıyorum’ ya da ‘sanki hiç uyumamış gibiyim’ diyenlerin, mutlaka kulak, burun ve boğaz hastalıkları uzmanına başvurmasında fayda var. Çünkü horlama, burun tıkanıklığı, geniz eti, bademcik büyümesi ve uyku sırasında nefesin durması gibi kulak, burun ve boğaz kaynaklı sorunlar, gece boyunca kaliteli uykuyu engelleyebiliyor.”

Sinsi tehlike ‘uyku apnesi’ne dikkat!

Özellikle uykuda nefesin kısa süreli durduğu ‘uyku apnesi’ durumunda kişinin gece boyunca defalarca nefessiz kalabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Tatlıpınar, “Bu durum çoğu zaman kişinin farkında olmadan gerçekleşiyor. Kişi gece boyunca sık sık uyanıyor, derin uykuya geçemiyor ve sabah büyük bir yorgunlukla güne başlıyor. Gün içinde uyuklama, dikkat dağınıklığı, unutkanlık ve odaklanma sorunları görülebiliyor” diyor. Burun eğriliği, geniz eti ve bademcik büyümesi, alerjiye bağlı burun tıkanıklığı, damak ve küçük dil sarkması gibi sorunların hava yolunu daraltarak uyku sırasında nefes almayı zorlaştırabildiğini belirten Prof. Dr. Tatlıpınar, tedavi edilmeyen uyku apnesinin uzun vadede ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğine dikkat çekiyor. Prof. Dr. Tatlıpınar, yapılan araştırmalara göre uyku apnesinin, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, diyabet, depresyon ve felç riskini de artırabildiğini söylüyor. 

Çocuklarda da görülebiliyor

Uyku sırasında nefes alma problemleri, geniz eti ve bademcik büyümesi nedeniyle gece horlama, ağız açık uyuma ve huzursuz uyku sık görülebiliyor. Kaliteli uyuyamayan çocuklarda dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, huzursuzluk ve büyüme-gelişme sorunları ortaya çıkabildiğini belirten Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar “Özellikle geceleri horlayan ve ağzı açık uyuyan çocukların mutlaka değerlendirilmesi gerekir” diyor. 

Gece uykusunu bozan alışkanlıklara dikkat!

Uykusuzluğun sadece sağlık sorunlarından değil, bazı yanlış alışkanlıklardan da kaynaklanabildiğini belirten Prof. Dr. Tatlıpınar sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle telefon, tablet ve TV gibi cihazların yarattığı ışık ve ekran maruziyeti melatonin üretimini baskılayarak hem uykuya dalışı hem de uykunun derinliğini bozar. Her gün farklı saatlerde yatmak ve kalkmak uyku ritmini olumsuz etkiler. Stres, gece çok aç ya da tok yatmak, ortamda gürültü olması, fazla sıcak ortam, yastık ve yatak problemleri sık uyanmalara neden olabilir. Kafein içeren kahve, çay, çikolata gibi ürünler, bazı ilaçlar uykuyu olumsuz etkiler. Gece tuvalete kalkmaya neden olan sağlık problemleri de uykunun bölünmesine neden olur.”

Uykusuzluğa karşı 5 etkili önlem!

Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar sağlıklı, kaliteli ve yeterli uykunun hem ruhsal hem de fiziksel açıdan son derece önemli olduğunu vurgulayarak, uykusuzluğa karşı 5 etkili önlemi şöyle sıralıyor; 


	Sabah yorgun uyanıyor, gün içinde uyukluyorsanız mutlaka sağlık kontrolünüzü yaptırın. 
	Burun tıkanıklığı, ağız açık uyuma, geniz eti, bademcik ve burun eğriliği şikayetlerini önemseyin ve mutlaka tedavi olun.  
	Yatmadan önce telefon, tablet ve televizyon kullanımını azaltın.
	Her gün aynı saatlerde uyuyup uyanmaya özen gösterin.
	Akşam saatlerinde kahve, çay ve ağır yemek tüketiminden kaçının.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/uykusuzluga-karsi-5-etkili-onlem-1781.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/uykusuzluga-karsi-5-etkili-onlem-1781.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/uykusuzluga-karsi-5-etkili-onlem-1781-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/06/uykusuzluga-karsi-5-etkili-onlem-1781.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/uykusuzluga-karsi-5-etkili-onlem/359646/</link>
			<pubDate>Mon, 01 Jun 2026 09:38:48 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Süt, sağlıklı büyümenin en doğal destekçisi]]></title>
			<description><![CDATA[Süt, besleyici içeriği ve sağlığa katkısıyla doğumdan itibaren her yaşta tüketilmesi gereken temel gıdalar arasında yer alıyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Süt, sağlıklı büyümenin en doğal destekçisi


Türkiye’nin köklü süt ve süt ürünleri markalarından Teksüt, 1 Haziran Dünya Süt Günü dolayısıyla sütün sağlıklı yaşam açısından önemine dikkat çekti. 70 yıldır güvenle sofralara ulaştırdığı ürünlerle nesillerin gelişimine eşlik ettiğini vurguladı.


 

Teksüt Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Arda Aksaray, sütün yaşamın her döneminde düzenli olarak tüketilmesi gereken en değerli besin kaynaklarından biri olduğunu belirterek 1 Haziran Dünya Süt Günü’nü kutladı. Sağlıklı bir toplumun temelinde dengeli ve yeterli beslenmenin yer aldığını ifade eden Aksaray, “Süt; protein, kalsiyum, vitamin ve mineraller açısından çok zengin bir besin kaynağı. Çocukların büyüme ve gelişiminden yetişkinlerin sağlıklı yaşamına kadar her yaşta önemli bir role sahip. Fiziksel ve zihinsel gelişimin desteklenmesi için düzenli süt tüketimi büyük önem taşıyor” dedi.



Bu yıl 70’inci kuruluş yılını kutlayan Teksüt’ün, nesillerdir sofralarda yer aldığını vurgulayan Aksaray, “70 yıldır süt ve süt ürünleri alanındaki deneyimimizle tüketicilerimize güvenilir ve kaliteli ürünler sunuyoruz. Sütün bereketini ve doğallığını sofralara taşırken, sağlıklı nesillerin yetişmesine katkı sağlamaktan büyük mutluluk duyuyoruz” diye konuştu.

Süt kültürü nesilden nesile aktarılıyor

Sütün yoğurt, ayran, peynir, kaymak ve tereyağı gibi birçok ürüne dönüşen büyük bir yolculuğa sahip olduğunu belirten Aksaray, “Anadolu mutfağında süt ve süt ürünleri çok önemli bir yere sahip. Kahvaltıdan ana öğünlere, tatlılardan geleneksel lezzetlere kadar hayatımızın her alanında süt ürünlerini görüyoruz. Bu güçlü kültür, yüzyıllardır nesilden nesile aktarılıyor” ifadelerini kullandı. 

Günde 2 bardak süt öneriliyor

Karbonhidrat, protein ve yağ içeriğiyle enerji sağlayan süt, özellikle içerdiği kalsiyum sayesinde kemik sağlığının korunmasına katkı sağlıyor. Çocukların fiziksel ve zihinsel gelişimi için gerekli olan protein, kalsiyum, fosfor ile B2, B6, B1 ve A vitaminleri de süt aracılığıyla alınabiliyor. Uzmanlar, çocukluk döneminden itibaren düzenli süt tüketiminin sağlıklı yaşamın temel taşlarından biri olduğuna dikkat çekerken, Sağlık Bakanlığı’nın Türkiye Beslenme Rehberi’nde, çocukların ve gençlerin her gün düzenli olarak 2 ila 4 porsiyon süt ve süt ürünü tüketmesinin sağlıklı büyüme ve gelişim açısından önemli olduğu vurgulanıyor.

Teksüt’ün sade ve meyve aromalı süt çeşitleri ise çocukların süt tüketimini desteklerken, içerdiği yüksek protein ve kalsiyum oranlarıyla öne çıkıyor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/sut-saglikli-buyumenin-en-dogal-destekcisi-8580.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/sut-saglikli-buyumenin-en-dogal-destekcisi-8580.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/sut-saglikli-buyumenin-en-dogal-destekcisi-8580-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/sut-saglikli-buyumenin-en-dogal-destekcisi-8580.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/sut-saglikli-buyumenin-en-dogal-destekcisi/359637/</link>
			<pubDate>Fri, 29 May 2026 21:49:44 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sağduyu, dengeyi ve uyumu güçlendiren pusula görevi görüyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Sağduyulu karar vermenin, duygular, mantık ve değerler arasında kurulan dengeye dayandığını belirten uzmanlar, sağduyunun, bizi kısa vadeli rahatlamalar yerine uzun vadeli faydaya yönlendirdiğini söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sağduyu, dengeyi ve uyumu güçlendiren pusula görevi görüyor!


Duygusal zekânın, bu sürecin temel bileşeni olarak duyguları tanıma ve yönetme becerisini güçlendirdiğini ifade eden Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Öfkeliyken öfkeyi bastırmak yerine ‘şu an kırıldım, bu tepki aslında savunma’ diyebilmek, duygusal zekanın göstergesidir. Bu farkındalık, sağduyulu bir kararın kapısını açar.” dedi. 

İlişkilerde sağduyulu yaklaşımın, tepkisellik yerine anlayışı ve olgunluğu beslediği aktaran Aydın, sağduyunun, hem bireysel dengeyi hem de sosyal uyumu güçlendiren bir ‘yaşam pusulası’ olarak tanımlandığını vurguladı.


Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Cumali Aydın, sağduyulu karar vermenin duygular, mantık, değerler ve duygusal zekâ arasındaki dengeyle ilişkisi hakkında açıklamalarda bulundu.

Sağduyu, duyguların, değerlerin ve mantığın dengede çalıştığı andır!

Sağduyulu karar vermenin, duygularımızın, değerlerimizin ve mantığımızın bir denge içinde çalıştığı an olduğunu ifade eden Cumali Aydın, “Günlük hayatın hızında çoğu zaman ‘anlık dürtülerle’ hareket ederiz; oysa sağduyu, bizi kısa vadeli rahatlamalar yerine uzun vadeli faydaya yönlendirir.” dedi.

Psikolojide bu durumun ‘soğukkanlı bilişsel işlem’ olarak adlandırıldığını kaydeden Aydın, “Daniel Kahneman’ın çalışmalarında da vurguladığı gibi, hızlı ve sezgisel düşünme ile yavaş ve değerlendirmeli düşünme arasındaki denge, sağduyulu kararların temelidir. Basit bir örnekle; trafikte bir sürücü sizi sıkıştırdığında hemen tepki vermek kolaydır. Ancak bir nefes alıp ‘bu tepki bana ne kazandırır?’ diye düşünmek, sağduyulu davranıştır. Bu tür farkındalık, hem ruhsal dengeyi hem de ilişkisel barışı korur.” şeklinde konuştu.

Duygusal zekâ, sağduyunun en yakın yol arkadaşı!

Sağduyu ile duygusal zekanın birbirini besleyen iki kapasite olduğuna değinen Cumali Aydın, “Duygusal zeka, kişinin kendi duygularını tanıma, düzenleme ve başkalarının duygularını anlama becerisidir. Bu beceri olmadan sağduyulu karar almak neredeyse imkânsızdır.” dedi.

Duyguların bastırıldığında değil, tanındığında yönetilebilir olduğunu aktaran Aydın, “Öfkeliyken öfkeyi bastırmak yerine ‘şu an kırıldım, bu tepki aslında savunma’ diyebilmek, duygusal zekanın göstergesidir. Bu farkındalık, sağduyulu bir kararın kapısını açar. Bilimsel araştırmalar da bunu doğrular. Yapılan bir çalışmada duygusal zekâ eğitimi alan bireylerin, stresli durumlarda daha bilgece ve tutarlı kararlar aldıkları görülmüştür. Yani duygusal zekâ, sağduyunun en yakın yol arkadaşıdır.” açıklamasını yaptı.

Sağduyulu ilişkiler, duygusal tepkisellik yerine duygusal olgunluğu besler!

Sağduyulu kararların, ilişkilerde ‘anlamaya çalışmak’ ile ‘haklı çıkmak istemek’ arasındaki farkı belirlediğini dile getiren Cumali Aydın, şunları söyledi:

“Aile içinde, arkadaşlıkta ya da iş ortamında çoğu çatışma, karşı tarafı duymadan tepki vermekten kaynaklanır. Sağduyulu bir tutum ise, önce duyguların yatışmasını beklemek, sonra iletişimi sürdürmektir. Bir iş yerinde fikirleriniz reddedildiğinde hemen savunmaya geçmek yerine, ‘belki de bu öneriyi geliştirebiliriz’ demek hem sizin hem de grubun ilerlemesini sağlar. Aynı şey ev içinde de geçerli. ‘Benim dediğim olsun’ yerine ‘bizim için en doğrusu ne olur?’ sorusunu sormak, sağduyunun dilidir. Sağduyulu ilişkiler, duygusal tepkiselliği değil, duygusal olgunluğu besler. Bu da uzun vadede güveni artırır.”

Sağduyulu kararlar, duyguları bastırmakla değil duygusal dengeyi korumakla mümkün olur!

Stresli ya da kaygılı olduğumuzda beynimizin ön lobunun karar verme görevini ikinci plana attığını, duygusal merkez olan amigdalanın yönetimi ele geçirdiğini vurgulayan Aydın, “Bu nedenle yoğun kaygı altındayken alınan kararlar genellikle kısa vadeli rahatlama odaklıdır, sağduyulu değil.” dedi.

“Kaygılandığımızda düşünmeden mesaj atar, aceleyle karar verir, sonrasında ‘keşke bekleseydim’ deriz.” diyen Aydın, “Bu yüzden sağduyulu karar verebilmek, duyguları bastırmakla değil duygusal dengeyi korumakla mümkündür. Bunun için de bazı etkili yollar var. Düzenli nefes egzersizleri ve kısa meditasyonlar beynin karar merkezini aktive eder. Duyguları bastırmak yerine yazmak veya paylaşmak duygusal regülasyonu artırır. Uyku ve beslenme düzeni özdenetimi doğrudan etkiler. Bir çalışmaya göre, uyku yoksunluğu sadece 24 saatte karar kalitesini yüzde 20 düşürüyor. Yani, sağduyu bazen en çok bir gece uykusuyla başlar.” ifadelerini kullandı.

Sağduyu, sadece mantıksal değil, aynı zamanda ahlaki ve duygusal bir pusula!

Sağduyulu kararların, yalnızca ‘akıllı’ değil, değerlerle uyumlu kararlar olduğuna işaret eden Cumali Aydın, “Bir kişi kendi değerlerini bilmeden doğru karar veremez. Çünkü sağduyu, sadece mantıksal değil, aynı zamanda ahlaki ve duygusal bir pusuladır.” dedi.

Pozitif psikolojide buna ‘otantik yaşam’ dendiğini aktaran Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:

“Yani kişinin kararlarının kendi içsel değerleriyle tutarlı olması. Dürüstlüğü değer olarak benimseyen biri, kısa vadede avantaj sağlayacak bir yalanı reddediyorsa bu sağduyunun ürünüdür. Sağduyulu kararlar, hedeflerle değerlerin kesişim noktasında doğar. Yani ‘bunu istiyorum’ demek kadar ‘bu benim kim olmak istediğimle uyumlu mu?’ diye de sormak gerekir. Bu soruyu kendine düzenli soran bireyler, hem daha az pişmanlık yaşar hem de yaşam doyumları artar.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/sagduyu-dengeyi-ve-uyumu-guclendiren-pusula-gorevi-goruyor-9887.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/sagduyu-dengeyi-ve-uyumu-guclendiren-pusula-gorevi-goruyor-9887.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/sagduyu-dengeyi-ve-uyumu-guclendiren-pusula-gorevi-goruyor-9887-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/sagduyu-dengeyi-ve-uyumu-guclendiren-pusula-gorevi-goruyor-9887.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/sagduyu-dengeyi-ve-uyumu-guclendiren-pusula-gorevi-goruyor/359636/</link>
			<pubDate>Sat, 30 May 2026 21:42:36 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[MS, kadınlarda daha erken yaşta başlıyor!]]></title>
			<description><![CDATA[MS (Multiple Skleroz) hastalığının bağışıklık sisteminin sinir sistemine saldırması sonucu ortaya çıkan kronik bir hastalık olduğunu belirten uzmanlar, en sık belirtiler arasında duyusal şikâyetler, güç kaybı ve görme bozuklukları yer aldığını söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[MS, kadınlarda daha erken yaşta başlıyor!

MS (Multiple Skleroz) hastalığının bağışıklık sisteminin sinir sistemine saldırması sonucu ortaya çıkan kronik bir hastalık olduğunu belirten uzmanlar, en sık belirtiler arasında duyusal şikâyetler, güç kaybı ve görme bozuklukları yer aldığını söylüyor.

Hastalığın genellikle 29–32 yaşlarında başladığını ve kadınlarda daha sık görüldüğünü kaydeden Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bir çok virüs enfeksiyonunun MS’e neden olduğu öne sürülmesine karşın, doğrudan bir enfeksiyon ardından ortaya çıkacağının kesinliği yok.” dedi. Coğrafi farklılıkların hastalığın görülme sıklığını etkilerken, çevresel faktörlerin de önemli rol oynadığına dikkat çeken Prof. Dr. Tarlacı, atak dönemlerinde kortizon tedavisi uygulanırken, koruyucu ilaçlarla hastalığın seyrinin kontrol altına alınmaya çalışıldığını vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, 30 Mayıs Dünya MS Günü kapsamında MS hastalığının nedenleri, belirtileri, risk faktörleri, genetik ve çevresel etkileri ile tedavi yaklaşımları hakkında açıklamalarda bulundu.

MS, bağışıklık sisteminin sinir sistemine saldırmasıyla oluşuyor!

Multiple Skleroz’un (MS), bağışıklık ya da bedenimizin savunma sisteminin sinir sistemini (beyin, omurilik) zedelemesi ve onu yabancı kabul ederek saldırması ile ortaya çıkan bir hastalık olduğunu dile getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Normalde sinir sitemimiz, bağışıklık sisteminden uzakta, adeta saklı bir ortamdadır. Ancak, sebebini tam olarak anlayamadığımız nedenlerle, baştan ve kontrolden çıkan bağışıklık sistemimiz, kendi sinir sistemine saldırır ve hasarlar oluşturur.” dedi.

Hasarların yerleşimine göre şikâyet ve bulguların da değişken olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarlacı, “Hastalığın en sık başlangıç belirtisi duyusal-hisle ilgili şikâyetlerdir. Genellikle, eli ayağı hissetmeme şeklinde değil de uyuşma-karıncalanma-keçelenme tarzında olur. Duyusal belirtiler, anlık izlenen belirtiler olarak hastaların yüzde 50-70’inde ortaya çıkar.” şeklinde konuştu.

MS’te görülen en sık belirtiler duyusal şikâyetler, güç kaybı ve görme sorunları!

Duyusal belirtilere açıklık getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi:

“Uyuşma, karıncalanma, iğnelenme, his azalması, gerilme, uyuşturulmuşluk hissi, kum üzerinde yürüme hissi, kaşınma, yanma, elektriklenme, yüze ani vuran elektrik çarpması, boyundan sırta ve ayaklara ani elektrik çarpması şeklinde olabilir.

Duyusal şikâyetlerin ardından en sık, güç (motor) kayıpları ile kendini gösterir. Kuvvet ya da güç sorunları ile ilgili belirtiler, başlangıçta hastaların yüzde 32-40’ında görülmesine karşın, yıllar içerisinde hastaların yüzde 60 kadarı değişik ağırlıklarda güç kayıplarına maruz kalır. Bu doğrudan bir uzuvda kuvvet kaybı şeklinde olabileceği gibi, ‘ağırlaşma’, ‘sertleşme’, ‘direnç gösterme’ veya ‘ağrı’ şeklinde de olabilir. Bu tür belirtiler sıklıkla bacaklarda başlar.  Üçüncü sırada ise, görme kayıpları ya da bozuklukları gelir. Bu durum, hastaların yüzde 15-20’sinde başlangıç belirtisidir.”

MS genellikle 29–32 yaşlarında başlar ve kadınlarda daha sık görülür!

Pek çok çalışmada MS’in başlangıç yaşının 29-32 arası olduğunun görüldüğüne işaret eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Kadınlarda, en sık ortaya çıktığı yaş erkeklere göre 5 yıl daha erkendir.” dedi.

Birincil ilerleyen tipte ise başlangıç yaşının 35-39 yaş aralığı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarlacı, “Hastaların yüzde 5’inde ise başlangıç yaşı 8 yaşın altında ve 70 yaş üzerindedir. Genelde, bağışıklık sisteminden kaynaklanan tüm hastalıklar kadınlarda daha sık izlenir. MS’de de aynı durum söz konusudur. Kadın erkek oranı 1.77/1.00 kadardır. Yaklaşık kadınlarda 2 kat daha yüksek izlenir. MS köylü kadın ve erkeklerde daha nadirken, sosyo-ekonomik düzeyi yüksek kişilerde daha sıklıkla izlenir. Bu hem yerel olarak şehirlerde hem de dünya coğrafyasına bakıldığında aynı şekildedir.” açıklamasını yaptı.

MS ile virüsler arasında kesin bir neden-sonuç ilişkisi kanıtlanamadı!

Bir çok virüs enfeksiyonunun MS’e neden olduğu öne sürülmesine karşın, doğrudan bir enfeksiyon ardından ortaya çıkacağının kesinliği olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Uzun yıllardır bu tartışma var ve devam da edecek. Enfeksiyon, taramalar, otopsi sonuçları ve diğer araştırmalar birbiri ile çelişkili sonuçlar vermekte. Virüslerin bağışıklık sistemini baştan çıkarıp, yanlış hedefe saldırıya neden oldukları kabul edilir.” dedi.

Söz konusu virüslerin neler olabileceğini açıklayan Prof. Dr. Tarlacı, şöyle devam etti:

“Virüsler içerisinde, kuduz, uçuk virüsü olan herpes simpleks, Epstein Barr virüsü sayılabilir. Son zamanlarda, insan herpes virüs-6, Epstein Barr virüsü ve Chlamidya pnömonia MS’e neden olabilecek olası tetikleyiciler olarak ilgi çeker oldu. Ancak, MS ile ilgili mikrop enfeksiyonu etkisi konusunda son söz henüz söylenmedi. Bir araştırma sonucuna göre, 17 yaşından önce sigaraya başlamak MS gelişim riskini arttırıyor.”

Tek yumurta ikizlerinde MS’in daha sık görülmesi bir kanıt, ancak MS yalnızca genetik değil! 

Tek yumurta ikizlerinde belirgin olarak yüksek oranda MS ortaya çıkmasının genetik etkinin en açık kanıtı olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Tek yumurta ikizlerinin 100’ünün 24 eş ikizde MS ortaya çıkarken, farklı yumurtalardan doğan ikizlerin ise yüzde 2,4’ünde MS tespit edilmiştir. Bu şu anlama gelir, tek yumurta ikizlerinde MS, 10 kat daha yüksek sıklıkta ortaya çıkar. Hiçbir yakınması olmayan ikiz kardeşlerde yapılan beyin görüntülemelerinde ya da diğer inceleme yöntemlerinde, MS’de ortaya çıkabilecek bozukluklar tespit edilebilir. Genel olarak bakıldığında, MS hastalarının birinci derece akrabalarının birinde MS tespit edilmesi ya da ortaya çıkma olasılığı yüzde 20’dir. Ancak, MS sadece genetik bir hastalık değildir.” ifadelerini kullandı.

MS, genetik ve çevresel faktörlerin etkisiyle merkezi sinir sisteminde bozulmaya yol açıyor! 

MS sıklığının Dünya üzerinde, yaşanılan bölgeye göre değişmekle birlikte 100 binde 2 ile 150 kişide ortaya çıktığı bilgisini veren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Yüksek sıklıkta ortaya çıktığı bölgeler (100 bin kişide 100’ün üzerinde) Avrupa (Rusya dâhil), güney Kanada, Kuzey Amerika, Yeni Zelanda ve Güney Avustralya’dır. Orta sıklıkta görüldüğü yerler ise Avustralya’nın büyük bölümü, Amerika’nın güneyi, Akdeniz kıyısı (İtalya hariç), Sovyetler Birliğinin Asya kesimi, güney Amerika’nın bazı bölgeleridir. Düşük riskli alanlar Güney Amerika, Meksika, Asya’nın çoğu bölgeleri ve tüm Afrika’dır. Bu tabloya bakıldığında, muhtemel bir enlem ve boylamla hastalık sıklığı ilişkisi dikkat çekici şekilde göze çarpmaktadır. Ancak, bunun bazı istisnaları da vardır. Japonya, hastalığın sık izlendiği Avrupa ile aynı enlemde olmasına rağmen sıklığı azdır.” dedi.

MS’de genetik yatkınlığın yanı sıra çevresel faktörlerin de etkisi olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Bu hastalıkta merkezi sinir sistemi, yani beyin ve omurilik etkilenir. Sinir hücrelerinin uzantılarını, adeta bir kablo telinin etrafındaki plastik gibi saran miyelin (yağ kılıfı) yapısında bozulma ve zedelenme oluşur. Bunun ardından da şikâyetler ortaya çıkar.” diye konuştu.

Yeni oluşan atakların tek tedavisi kortizon! 

MS’in tedavi edilebilir olup olmadığına açıklık getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı:

“Daha önce de tanımladığı üzere, atak geçirdiği anlaşılan bir hastada uygulanan en etkili tedavi şekli kortizon’dur. Kortizon tedavisi MS ataklarında 1970 yıllarında kullanılmaya başlanmıştır ve atakların kutsal ilacıdır. Atakların bir kısmı kortizona çok iyi yanıt verip, atak öncesi duruma dönmeyi sağlayabilir. Yararlı etkisi ilk bir kaç günde ve haftada ortaya çıkar. 

Belli tipte MS tanısı almış hastaların, ataklarının sıklığını, şiddetini ya da atak olduğunda bıraktığı hasarları azaltmak için kullanılan tedavilerdir. 1993 yılında, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), MS’in seyrini değiştirebilecek ilk ilaç olan interferon beta-1b’ye onay verdi. Bunun ardından ‘koruyucu ilaç’ dönemi başladı. Bu ilaçların özelliği, sadece atak olduğunda değil, atak olsun olmasın sürekli kullanımlarıdır. Bu ilaçların önemli bir kısmı bedendeki savunma/bağışıklık sistemi üzerinden düzenleyici etki ederek hastalığın saldırganlığını ve de atakları engeller. Bahsedilen tedavilere ‘tamamlayıcı tedavi’ denilebilecek bir tedaviyi daha ekleyebiliriz. Bu tedavi diyet, bitkisel tedaviler, günlük yaşam düzeninde değişiklikler, egzersizler (yoga, gevşeme egzersizleri) olarak belirtilebilir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/ms-kadinlarda-daha-erken-yasta-basliyor-6660.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/ms-kadinlarda-daha-erken-yasta-basliyor-6660.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/ms-kadinlarda-daha-erken-yasta-basliyor-6660-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/ms-kadinlarda-daha-erken-yasta-basliyor-6660.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/ms-kadinlarda-daha-erken-yasta-basliyor/359635/</link>
			<pubDate>Sat, 30 May 2026 21:39:10 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Prof. Dr. Tayfun Doğan | Günde en az üç kez sarılın!]]></title>
			<description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen “Toplum İçin Bilim Eğitim Seminerleri”nin “İnsan İlişkilerinin Nörobilimi: Sosyal Beyin" başlıklı oturumunda konuşan Prof. Dr. Tayfun Doğan, insanın en temel özelliğinin sosyal bir canlı olması olduğunu vurguladı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Prof. Dr. Tayfun Doğan | Günde en az üç kez sarılın!

 

İyi ilişkilerin yaşam süresi ve hastalıklar üzerindeki etkisine değinen Prof. Dr. Doğan, “İnsan ilişkileri iyiyse, kişi memnuniyeti yüksekse, yalnızlık azsa; daha az Alzheimer görülüyor, daha sağlıklı ve daha uzun yaşanıyor. Ama yalnızlık varsa erken ölüm, kalp krizi ve demans gibi hastalıklar daha sık görülüyor. O yüzden iyi yaşam, iyi ilişkilerle inşa edilir.” dedi.

Fiziksel temas ve iletişimin önemine dikkat çeken Prof. Dr. Doğan, “Minimum 20 saniyelik sarılmalar oksitosin salgılar. Günde en az üç kez sarılın. Göz teması kurun, yemek masasında telefonu bırakın, birlikte vakit geçirin. Küçük iyilikler bile büyük etkiler oluşturur.” diye konuştu.

 

Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen “Toplum İçin Bilim Eğitim Seminerleri” kapsamında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Doğan katılımcılarla buluştu.

“İnsan İlişkilerinin Nörobilimi: Sosyal Beyin" başlıklı seminerde konuşan Prof. Dr. Tayfun Doğan, insanın en temel özelliğinin sosyal bir canlı olması olduğunu vurguladı.

Konuşmasında uzun yıllardır pozitif psikoloji alanında mutluluk, umut ve iyi oluş üzerine çalışmalar yürüttüğünü belirten Prof. Dr. Tayfun Doğan, son dönemde insan ilişkileri ve sosyal zekâ konularına yeniden yoğunlaştığını söyledi.

Prof. Dr. Tayfun Doğan, “İnsanı tek bir sıfatla tanımlayacak olsak, en doğru ifade ‘sosyal bir canlı’ olur. Gerçekten beynimiz buna göre şekillenmiş durumda. Doğduğumuz andan hayatımızın sonuna kadar bizi arayan, merak eden, güvende hissettiren ve önemseyen insanlara ihtiyaç duyarız. İnsan ilişkileri bizim doğal yaşam alanımızdır” dedi.

Eş zamanlılık ilişkileri güçlendiriyor

Seminerde özellikle eş zamanlılık, ahenk ve senkronizasyon kavramları üzerinde duran Prof. Dr. Doğan, iki ya da daha fazla kişinin birlikte hareket etmesinin beyin üzerinde güçlü etkiler oluşturduğunu ifade etti.

Prof. Dr. Doğan, “Birlikte nefes alıp vermek, jest ve mimiklerin benzemesi, konuşma ritimlerinin ve hatta kalp atışlarının birbirine yaklaşması kişiler arasında güçlü bir bağ oluşturur. Bu durum, adeta iki insanın birbirine bağlanması gibidir. Beyin de bu bağı ödüllendirir.” diye konuştu.

Bu ödül mekanizmasının temelinde oksitosin hormonu bulunduğunu anlatan Prof. Dr. Doğan, oksitosinin halk arasında sevgi, bağlanma ve güven hormonu olarak bilindiğini belirtti.

Prof. Dr. Doğan, “Eş zamanlılık sağlandığında oksitosin salgılanır. Oksitosin de stres hormonu olarak bilinen kortizolün salınımını azaltır. Böylece stres düşer, güven artar, çatışmalar azalır. Eşler arasındaki tartışmaların, çocuklar arasındaki kavgaların azalmasında da bu mekanizma önemli rol oynar.” ifadelerini kullandı.

Sarılmak, birlikte yürümek, şarkı söylemek bile etkili

Oksitosin salgısını artırmanın gündelik yaşamda oldukça basit yolları olduğunu belirten Prof. Dr. Doğan, birlikte yapılan etkinliklerin ilişkileri güçlendirdiğini söyledi.

“Beraber yemek yapmak, birlikte şarkı söylemek, ritmik hareketler yapmak, dans etmek, aynı tempoda yürümek, hatta uzun süre sarılmak bile oksitosin salgısını artırır.” diyen Prof. Dr. Doğan, özellikle 20 saniyeyi aşan sarılmaların kişiler üzerinde rahatlatıcı etkiler oluşturduğunu vurguladı.

Prof. Dr. Doğan, toplu ibadetlerin, iftar sofralarının, birlikte film ya da maç izlemenin de aynı mekanizmayı desteklediğini belirterek, “İnsanlar ortak bir ritimde buluştuğunda psikolojik olarak birbirlerine daha çok bağlanıyorlar.” dedi.

Oksitosin beynin alarm sistemini sakinleştiriyor

Seminerde beynin işleyişine ilişkin nörobilimsel açıklamalarda da bulunan Prof. Dr. Doğan, oksitosinin beynin hipotalamus bölgesinde salgılandığını ve doğrudan amigdala üzerinde etkili olduğunu söyledi.

Amigdalanın beynin erken uyarı ve alarm sistemi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Doğan, “Amigdala tehlike sezdiğinde bizi kaygılandırır ve stres hormonlarını harekete geçirir. Ancak oksitosin amigdalaya ‘her şey yolunda, güvendesin’ mesajı verir. Böylece kaygı ve stres daha ortaya çıkmadan önlenmiş olur.” diye konuştu.

İş görüşmelerinden aile ilişkilerine kadar etkili

Eş zamanlılığın sadece aile ilişkilerinde değil, iş ve eğitim yaşamında da önemli sonuçlar doğurduğunu belirten Prof. Dr. Doğan, özellikle beden dili uyumunun kişiler arasındaki güveni artırdığını ifade etti.

“İş görüşmelerinde, öğretmen-öğrenci ilişkisinde, terapist-danışan ilişkisinde senkronizasyon çok önemlidir. Karşı tarafla uyumlu beden dili geliştirmek kabul görme ihtimalini artırır.” diyen Prof. Dr. Doğan, terapi süreçlerinde başarının en önemli unsurlarından birinin danışanla kurulan uyum olduğunu söyledi.

Öğrenmeyi de güçlendiriyor

Öğretmen ve öğrenci arasındaki uyumun öğrenme üzerinde doğrudan etkili olduğunu ifade eden Prof. Dr. Doğan, sevilen öğretmenlerin derslerinin daha verimli geçmesinin temel nedenlerinden birinin bu olduğunu belirtti.

Prof. Dr. Doğan, “Öğretmen ile sınıf arasında ahenk sağlandığında öğrenciler dersi daha iyi kavrıyor. Aslında hepimizin hayatında sevdiği bir öğretmenin dersini daha iyi anladığı dönemler olmuştur. Bunun altında yatan neden senkronizasyondur.” ifadesinde bulundu.

Yalnızlık doğamıza uygun değil

İnsanın sosyal bir varlık olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Doğan, yalnızlığın biyolojik düzeyde ciddi sonuçlar doğurduğunu belirtti ve “Yalnızlık doğamıza uygun değil. Peki ne yapıyor yalnızlık? Neden bizi strese sokuyor? Bu konuda yapılan araştırmalar var. Cacioppo’nun çalışmasında katılımcılara gün içinde yalnızlık düzeylerini ve fizyolojik tepkilerini ölçmeleri istendi. Sonuçta şunu gördük: Yalnızlık hisseden insanlar, adeta fiziksel bir saldırıya uğramış gibi kortizol salgılıyor.” şeklinde konuştu.

Yalnızlığın vücutta “savaş ya da kaç” tepkisini tetiklediğini ifade eden Prof. Dr. Doğan, bunun bağışıklık sistemi ve uyku üzerinde olumsuz etkiler oluşturduğunu söyledi. Prof. Dr. Doğan, “Yalnızlık durumunda vücudumuz alarm moduna geçiyor. Kortizol yükseliyor. Bu da bağışıklık sistemimizi zayıflatıyor, uyku düzenimizi bozuyor. Gece uyanmalarının önemli nedenlerinden biri de yüksek stres hormonudur. Beyin sürekli tehlike varmış gibi çalışır.” dedi.

Sosyal bağ kimyasal bir ilaçtır

Seminerde hayvan deneylerinden örnekler de paylaşan Prof. Dr. Tayfun Doğan, “Felç edilen fareler üzerinde yapılan deneylerde, sosyal ortamda bulunan farelerin çok daha hızlı iyileştiği görülüyor. İzole edilen farelerde ise iyileşme neredeyse yok. Bunun nedeni oksitosin hormonu. Sosyal bağ aslında kimyasal bir ilaçtır.” diye konuştu.

Yapay oksitosin verilmesi durumunda bile iyileşmenin hızlandığını belirten Prof. Dr. Doğan, ancak bunun doğal yollarla sağlanması gerektiğini vurguladı ve “Buradan ‘gidip oksitosin alın’ sonucu çıkarmıyoruz. Oksitosini doğal yollarla artırmalıyız. Sarılmak, birlikte yemek yemek, yürüyüş yapmak, şarkı söylemek… Bunların hepsi oksitosin salgılatır.” ifadesinde bulundu.

Bağımlılık, eksik sosyal bağın telafisidir

“Bağımlılık sosyal ilişkilerden almamız gereken kimyasalları alamadığımızda bunları yapay yollarla telafi etme çabasıdır.” diyen Prof. Dr. Doğan, bu durumun yalnızca madde bağımlılığıyla sınırlı olmadığını belirterek, şunları söyledi:

“Yeterli sosyal bağ kuramayan bireyler bu eksikliği yemekle, internetle, kumarla ya da başka bağımlılıklarla doldurmaya çalışır. Yalnızlık acı vericidir ve bu acıyı azaltmak için insanlar farklı yollar arar.”

Yalnızlık bir uyarı sinyali

Yalnızlığın evrimsel bir anlamı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Doğan, “Eğer yalnızlık keyifli bir şey olsaydı insan türü yok olurdu. Yalnızlık bize ‘git ve sosyalleş’ mesajı verir. Tıpkı açlık gibi… Açlık nasıl bize ‘yemek bul’ diyorsa, yalnızlık da ‘insan bul’ der.” şeklinde konuştu.

Modern şehir yaşamı ‘insanat bahçesi’ne dönüşüyor

Modern yaşamın yalnızlığı artırdığına dikkat çeken Prof. Dr. Doğan, “Apartman yaşamı, yalnız bireyler… Aslında hepimiz izole fareler gibiyiz. Depresyon, bağımlılık, aşırı yeme davranışları bu yüzden artıyor. Desmond Morris modern şehirler için ‘insanat bahçesi’ ifadesini kullanıyor. Hayvanat bahçesi hayvanların doğasına uygun değilse, bu yaşam da insanın doğasına uygun değil.” dedi.

Sosyalleşme beyni fiziksel olarak değiştiriyor

Sosyal etkileşimin beyin yapısı üzerindeki etkilerine de değinen Prof. Dr. Doğan, bilimsel bulguları şöyle aktardı:

“Sosyal ortamda yaşayan bireylerin beyin kabuğu daha kalın oluyor. BDNF dediğimiz, beynin gelişimi için çok önemli olan madde artıyor. Nöronlar arası bağlantılar güçleniyor. Yani sosyalleşmek sadece psikolojik değil, fizyolojik olarak da beyni geliştiriyor.”

Prof. Dr. Tayfun Doğan, uzun yıllara yayılan bilimsel araştırmaların insan ilişkilerinin yaşam kalitesi üzerindeki belirleyici rolünü ortaya koyduğunu söyledi.

İnsan ilişkilerinin sağlık ve mutluluk üzerindeki etkileri neler?

Konuşmasında dünyaca ünlü Harvard çalışmasına dikkat çeken Prof. Dr. Doğan, insan ilişkilerinin sağlık ve mutluluk üzerindeki etkisini şu sözlerle anlattı:

“Meşhur bir araştırma var. Medyada genellikle Harvard mutluluk araştırması diye geçer ama asıl adı Harvard Yetişkin Gelişimi Araştırması. 1938’de başlıyor ve bugün 88 yılı geride bıraktı. Katılımcıların her yıl kan değerlerine bakılıyor, beyin görüntülemeleri yapılıyor, psikolojik testler uygulanıyor, birebir görüşmeler gerçekleştiriliyor. Kariyer, para, statü gibi birçok değişken inceleniyor. Ama sonuç çok net: Mutluluk ve sağlıkta bir numaralı faktör insan ilişkileri.”

İyi ilişkilerin yaşam süresi ve hastalıklar üzerindeki etkisine de değinen Prof. Dr. Doğan, “İnsan ilişkileri iyiyse, kişi memnuniyeti yüksekse, yalnızlık azsa; daha az Alzheimer görülüyor, daha sağlıklı ve daha uzun yaşanıyor. Ama yalnızlık varsa erken ölüm, kalp krizi ve demans gibi hastalıklar daha sık görülüyor. O yüzden iyi yaşam, iyi ilişkilerle inşa edilir.” dedi.

Yalnızlık erken ölüm riskini artırıyor

Yalnızlığın sağlık üzerindeki etkilerine ilişkin geniş çaplı araştırmalara da değinen Prof. Dr. Doğan, “3 milyon kişi üzerinde yapılan meta-analizler, kronik yalnızlığın erken ölüm riskini yüzde 20-30 artırdığını gösteriyor. Ayrıca demans ve kalp hastalıkları riskini de yükseltiyor. Hatta kronik yalnızlık, günde 15 sigara içmek kadar zararlı.” ifadesinde bulundu.

Kötü ilişki, yalnızlıktan daha zararlı olabilir

Sağlıklı ilişkilerin önemine vurgu yapan Prof. Dr. Doğan, her sosyal bağın olumlu olmadığını belirterek, “Yalnız kalmamak adına her ilişkiye tutunmak doğru değil. Hayatımıza giren insanlara şu soruyu sormalıyız: ‘Bana yalnızlıktan daha mı iyi geleceksin, yoksa yalnızlığın güzelliğini mi hatırlatacaksın?’ Çünkü kötü ilişkiler bazen yalnızlıktan daha fazla zarar verir.” diye konuştu.

Ayrılık acısının biyolojik temeli var

İnsanların sevdiklerinden ayrıldıklarında yaşadıkları duygusal acının biyolojik bir karşılığı olduğunu belirten Prof. Dr. Doğan, “Sevdiğimiz kişilerle birlikteyken beynimiz belirli kimyasallara alışır. Ayrılık, kayıp ya da uzaklaşma durumunda bu kimyasallar kesilir ve bir tür yoksunluk yaşarız. Bu yüzden acı çekeriz. Zamanla beyin bu durumu kabullenir ve iyileşme başlar.” ifadesinde bulundu.

Besleyici ilişki oksitosin üretir, zehirleyici ilişki stres artırır

Seminerde “besleyici” ve “zehirleyici” ilişki kavramlarına da değinen Prof. Dr. Doğan, “Doğuştan bir ilişki tarzımız yoktur. Sonradan öğreniriz. Besleyici ilişkiler; saygılı, samimi, destekleyici ve karşı tarafın değerli hissetmesini sağlayan ilişkilerdir. Bu tarz ilişkiler oksitosin üretir. Zehirleyici ilişkiler ise eleştiren, küçümseyen, öfke yüklü ve karşı tarafın özsaygısını zedeleyen ilişkilerdir. Bunlar da kortizol üretir.” dedi.

Sosyal destek iyileşmeyi hızlandırıyor

Sosyal bağların fiziksel sağlık üzerindeki etkisine de dikkat çeken Prof. Dr. Doğan, “Oksitosin salgılandığında hücresel onarım artar, doğal ağrı kesici etki oluşur. Ameliyat sonrası yanında destek olan kişiler varsa iyileşmenin daha hızlı olması tesadüf değildir. Sosyal destek bir şifadır.” şeklinde konuştu.

Günde en az üç kez sarılın

Günlük yaşamda uygulanabilecek basit öneriler de paylaşan Prof. Dr. Doğan, özellikle fiziksel temas ve iletişimin önemine dikkat çekti ve “Minimum 20 saniyelik sarılmalar oksitosin salgılar. Günde en az üç kez sarılın. Göz teması kurun, yemek masasında telefonu bırakın, birlikte vakit geçirin. Küçük iyilikler bile büyük etkiler oluşturur. İyilik yapan kişi, iyilik görenden daha mutlu olur. Çünkü en büyük kazancı o elde eder. Küçük bir yardım, kısa bir sohbet bile insanın oksitosin düzeyini artırır.” dedi.

Sosyalleşmek yaşlanmayı geciktiriyor

Sosyalleşmenin biyolojik etkilerine de değinen Prof. Dr. Doğan, hücre yaşlanmasıyla ilgili önemli bir noktaya dikkat çekti ve “Telomer dediğimiz yapılar hücrelerin yaşlanmasını belirler. Sosyalleşme bu yapıların kısalmasını yavaşlatır. Yani sosyal ilişkiler daha uzun ve sağlıklı yaşam sağlar.” diye konuştu.

Konuşmasında katılımcılara çağrıda bulunan Prof. Dr. Doğan, “Kalbinizi ısıtın. Size iyi gelen şeyleri hayatınıza dahil edin. Derin bağlar kurun, iyilik yapın, sevdiklerinizi arayın. Her insan günde en az bir kez ‘iyi ki varsın’ sözünü duymalı. Eğer bunu duymuyorsanız, siz başkalarına söyleyin.” ifadesinde bulundu.

Seminerin sonunda katılımcıların sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Doğan, insanın sosyal bir varlık olduğunu hatırlatarak, “Birbirimize ihtiyacımız var. Bu bir lüks değil, temel bir ihtiyaç.” şeklinde sözlerini tamamladı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/prof-dr-tayfun-dogan-gunde-en-az-uc-kez-sarilin-1686.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/prof-dr-tayfun-dogan-gunde-en-az-uc-kez-sarilin-1686.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/prof-dr-tayfun-dogan-gunde-en-az-uc-kez-sarilin-1686-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/prof-dr-tayfun-dogan-gunde-en-az-uc-kez-sarilin-1686.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/prof-dr-tayfun-dogan-gunde-en-az-uc-kez-sarilin/359630/</link>
			<pubDate>Sat, 30 May 2026 21:07:14 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bayramda sindirim sorununa karşı 10 önlem]]></title>
			<description><![CDATA[Geleneksel alışkanlıklardan biri olan bayram sabahı kavurma tüketmek, güne yüksek yağlı bir öğünle başlamanıza neden olur. Bu durum mide yanması, reflü ve hazımsızlık gibi şikayetlerin artmasının yanı sıra gün içerisinde enerjinin düşmesine yol açabilir. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bayramda sindirim sorununa karşı 10 önlem


	Kurban etini dinlendirerek tüketin! 
	Bayramda sindirim sorunlarına dikkat!


Kurban Bayramı sevdiklerimizle bir araya geldiğimiz, aile sofralarının kurulduğu ve tatlıların bol bol tüketildiği dönemlerden biri. Ancak sadece birkaç güne sıkıştırılan bu beslenme şenliği başta tansiyon, kalp-damar hastalıkları ve diyabet olmak üzere ciddi sağlık problemlerini de beraberinde getirebiliyor. Sağlıklı ve huzurlu bir bayram geçirmenin tabağımızı ne kadar doğru yönettiğimizle doğrudan ilişkili olduğunu belirten Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Bayram döneminde kırmızı et ve tatlı tüketiminin artması nedeniyle porsiyon kontrolü sağlamak, etin yanında salata ve meyve gibi liften zengin gıdalara yer vermek büyük önem taşıyor. Özellikle kurban etinin kesilir kesilmez tüketilmesi hem pişirme hem de sindirim açısından zorluk yaratır. Bu nedenle etin buzdolabında ortalama 12-24 saat bekletildikten sonra tüketilmesine dikkat edilmelidir” diyor. Kronik rahatsızlığı olanların ve sindirim sistemi hassasiyeti bulunanların bayramda beslenme düzenine çok daha fazla dikkat etmeleri gerektiğini belirten Çelik, bu süreçte sindirim sorunu yaşamamak için dikkat edilmesi gereken 10 temel kuralı sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

Güne dengeli bir kahvaltı ile başlayın

Geleneksel alışkanlıklardan biri olan bayram sabahı kavurma tüketmek, güne yüksek yağlı bir öğünle başlamanıza neden olur. Bu durum mide yanması, reflü ve hazımsızlık gibi şikayetlerin artmasının yanı sıra gün içerisinde enerjinin düşmesine yol açabilir. Bunun yerine haşlanmış veya yağsız pişmiş yumurta, peynir, çiğ sebze (domates, salatalık, yeşillik gibi) ve tam tahıllı ekmekten oluşan dengeli bir kahvaltı tercih edilebilir.  

Eti Dinlendirin

Kurban etinin kesilir kesilmez tüketilmesinin hem pişirme hem de sindirim açısından zorluk yarattığına dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, “Yeni kesilen kurban etinde, "rigor mortis" denilen ölüm sertliği olur. Bu süreçte et uzun süre pişirilse bile sert kalır ve sindirimi daha zordur. Etin buzdolabında ortalama 12-24 saat bekletildikten sonra tüketilmesi; gastrit, reflü ve bağırsak problemlerinin yaşanmaması için oldukça önemlidir” uyarısında bulunuyor. 

Et ile birlikte otu da tüketin

Kırmızı etin ağırlıklı tüketildiği öğünlerde bağırsak hareketleri yavaşlayabilir. Bu nedenle öğünlerde etin yanına mutlaka bol yeşillik, çoban salata ya da semizotu salatası ve semizotlu-salatalıklı cacığa yer verilmelidir. Yüksek ısıda pişen ette serbest radikal denilen ve hücrelere zarar veren moleküller oluştuğundan, çiğ sebze ve salatalarla alınan C vitamini, bu oluşumlara karşı damar iç yüzeyinin korunmasına katkı sağlar. Ancak yine de kırmızı et porsiyonlarının kontrollü tüketilmesi gerekir.   

Doğru pişirme yöntemlerini seçin

Kurban etini pişirirken kızartma veya kavurma yerine haşlama, fırınlama ya da ızgara gibi sağlıklı yöntemlerin tercih edilmesi gerektiğini vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, “Et kendi yağıyla pişirilmeli, ekstra tereyağı veya kuyruk yağı gibi doymuş yağlar eklenmemelidir. Eğer mangal yapılacaksa, etin kömürleşmemesine ve ateşten en az 15 cm uzakta pişirilmesine dikkat edilmelidir” diyor.  

Gün içerisinde su tüketmeyi ihmal etmeyin

Bayram süresince artan protein tüketimi, böbreklerin iş yükünü artırıyor. Vücudun atıkları rahatça temizleyebilmesi ve sindirim sisteminin düzenli çalışabilmesi için çay ve kahve tüketiminin ötesinde, günde en az 2-2.5 litre su içmeye özen gösterilmelidir.  

Sakatat tüketimine dikkat edin

Bayramda etin yanı sıra sakatat tüketimi de oldukça yaygın. Ancak sakatatların kolesterol ve doymuş yağ içeriklerinin çok yüksek olduğu unutulmamalıdır. Özellikle koroner arter hastalığı, yüksek kolesterolü ve gut hastalığı olan kişilerin sakatat tüketiminden kaçınması veya porsiyonu oldukça küçük tutması gerekir.  

Tatlı seçiminde hafif alternatiflere yönelin

Kırmızı et ağır bir öğün anlamına gelir. Bu ağır öğünün ardından hamurlu ve şerbetli tatlıların tercih edilmesi kan şekerinde ani dalgalanmalara ve kalp üzerinde ekstra yüke neden olabilir. O nedenle daha hafif olacağı için tercihinizi sütlü tatlılar, dondurma veya meyve bazlı tatlılardan yana yapın. 

Akşam öğünlerini daha hafif planlayın

Eğer gün içinde veya öğle yemeğinde kırmızı et tüketildiyse, vücudu dinlendirmek adına akşam öğününü daha hafif planlayın. Akşam saatlerinde zeytinyağlı sebze yemekleri, çorba veya hafif bir salata tercih etmek, gece boyunca rahat bir uyku uyumanıza ve sindirim sisteminin yorulmamasına yardımcı olur.  

Yemekten hemen sonra uyumayın 

Özellikle akşam yemeklerinden sonra hemen uzanmak veya uyumak, reflü şikayetlerini doğrudan tetikleyebilir. Et gibi sindirimi uzun süren gıdaların tüketilmesinin ardından, mide boşalmasına zaman tanıyarak yemek ile uyku arasında en az 3-4 saatlik bir zaman bırakın.  

Fiziksel aktiviteyi artırın  

Bayramda da hareketten vazgeçilmemesi gerektiğini Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, “Bayram süresince alınan yüksek kalorilerin ve proteinin dengelenmesi, sindirim sisteminin aktif kalması için hareket etmek şarttır. Ağır yemeklerin ardından hemen oturmak yerine, gün içinde yapılacak 30-45 dakikalık hafif tempolu yürüyüşler hem kan şekerini dengeler hem de sindirimi kolaylaştırır” diyor. 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/bayramda-sindirim-sorununa-karsi-10-onlem-1799.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/bayramda-sindirim-sorununa-karsi-10-onlem-1799.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/bayramda-sindirim-sorununa-karsi-10-onlem-1799-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/bayramda-sindirim-sorununa-karsi-10-onlem-1799.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/bayramda-sindirim-sorununa-karsi-10-onlem/359610/</link>
			<pubDate>Mon, 25 May 2026 10:02:08 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yüksek tansiyonu tetikleyen 14 şaşırtıcı neden]]></title>
			<description><![CDATA[Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Yalnızlık, uyku apnesi, susuzluk, ağrı kesici kullanımı, bazı bitkisel takviyeler ve tiroid problemleri gibi günlük yaşamda çoğu zaman önemsenmeyen faktörler de tansiyon değerlerini" yükseltebilieceğini söyledi]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yüksek tansiyonu tetikleyen 14 şaşırtıcı neden 


Modern yaşamın yoğun temposu, stres ve kötü beslenme hipertansiyonu tetikleyen başlıca nedenler arasında yer alıyor. Ancak bu nedenlerin hiçbiri yoksa ve tansiyon yine de yükseliyorsa altında daha alışılmadık nedenler olabileceğine dikkat çeken Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Yalnızlık, uyku apnesi, susuzluk, ağrı kesici kullanımı, bazı bitkisel takviyeler ve tiroid problemleri gibi günlük yaşamda çoğu zaman önemsenmeyen faktörler de tansiyon değerlerini yükseltebilir. Kontrol altına alınmayan hipertansiyon ise zamanla kalp, damar, böbrek ve beyin sağlığı üzerinde ciddi hasarlara yol açabilir” uyarısında bulundu.


 

Özellikle tansiyon problemi yaşayan kişilere verilen ilk tavsiyelerden birinin tuz tüketimini azaltmak olduğunu paylaşan Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Bunun nedeni, fazla tuzun vücutta su tutulmasına yol açarak kalp ve damar sistemi üzerinde ekstra yük oluşturmasıdır. Ancak hipertansiyonu tetikleyen nedenler yalnızca tuzla sınırlı değildir. Stres, kaygı ve öfke gibi duygusal değişimlerin yanı sıra günlük yaşamda fark edilmeyen bazı alışkanlıklar da tansiyon değerlerinde ani yükselmelere neden olabilir. Geçici iniş ve çıkışlar her zaman ciddi bir soruna işaret etmese de uzun süre yüksek seyreden değerlerin mutlaka hekim kontrolünden geçmesi gerekir” dedi.

Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan yüksek tansiyon üzerinde etkisi olan beklenmedik 14 faktörü sıraladı:

Yalnızlık

Yalnızlık hissi, özellikle uzun vadede büyük tansiyonun yükselmesine neden olabilir. Bu konuda yapılan bir araştırmada, kendisini yalnız hisseden kişilerin büyük tansiyonunda dört yıl içinde 14 puandan fazla artış olduğu ortaya kondu. 

Beyaz önlük sendromu

Doktor kontrolü sırasında ölçülen tansiyon değerleriyle evde ölçülen değerler arasında fark görülebilir. “Beyaz önlük etkisi” olarak adlandırılan bu durum, yalnızca muayene ortamında bulunmaya bağlı olarak büyük tansiyonda 10, küçük tansiyonda ise 5 puana kadar yükselmeye neden olabilir. Bu artışın genellikle stres ve kaygıyla ilişkili olduğu düşünülüyor. 

Tuvalete gitmeyi geciktirmek

Tuvalet ihtiyacını uzun süre ertelemek de tansiyonun yükselmesine neden olabilir. Yapılan bir araştırmada, en az 3 saat boyunca tuvalete gitmeyen orta yaşlı kadınların büyük tansiyonunda ortalama 4, küçük tansiyonunda ise 3 puan artış görüldü. Benzer etkilerin farklı yaş gruplarındaki kadın ve erkeklerde de ortaya çıkabileceği belirtildi. 

Duygusal konuşmalar

Dinlenme halindeki kan basıncı, konuşmaya başlanmasıyla birlikte geçici olarak yükselebilir. Bu artışın seviyesi, konuşulan konunun içeriğine ve duygusal yoğunluğuna göre değişebilir. Benzer etki telefon görüşmeleri sırasında da görülebilir. 

Susuzluk

Vücudun yeterli suya sahip olmaması, kan damarlarının daralmasına neden olarak tansiyonu yükseltebilir. Susuz kalan vücut sıvıyı korumaya çalışırken damarlar daha fazla sıkışabilir ve böbrekler daha az idrar üretmeye başlayabilir. Bu durum da kalp ve beyindeki küçük damarlar üzerinde ekstra baskı oluşturabilir. 

Şeker

Özellikle yüksek fruktozlu mısır şurubu içeren işlenmiş şekerler, kan basıncının yükselmesinde tuz kadar hatta bazı durumlarda daha fazla etkili olabilir. 

Bitkisel takviyeler

Ginkgo, ginseng, guarana, efedra, acı portakal ve sarı kantaron gibi bazı bitkisel takviyeler kan basıncını yükseltebilir. Ayrıca bu ürünler, yüksek tansiyon ilaçları da dahil olmak üzere bazı ilaçların etkisini değiştirebilir. 

Uyku apnesi

Uyku apnesi, yüksek tansiyon ve diğer kalp hastalıkları riskini artırabilir. Uyku sırasında solunumun sık sık durup yeniden başlaması, sinir sisteminin kan basıncını yükselten kimyasallar salgılamasına neden olabilir. Ayrıca bu durumun yol açtığı oksijen eksikliği damar duvarlarına zarar vererek vücudun tansiyonu düzenlemesini zorlaştırabilir. 

Tiroid problemleri

Vücudun yeterince tiroid hormonu üretmemesi, kalp atış hızının yavaşlamasına ve damarların esnekliğini kaybetmesine neden olabilir. Ayrıca kötü kolesterol olarak bilinen LDL kolesterolü de yükseltebilir ve bu da damar sertliğine yol açarak tansiyonu artırabilir. Nadiren de olsa tiroid hormonunun fazla salgılanması, kalbin daha hızlı ve güçlü çalışmasına neden olarak kan basıncını yükseltebilir. 

Doğum kontrol ilaçları

Doğum kontrol hapları, iğneleri ve bazı diğer yöntemler, kan damarlarını etkileyen hormonlar içerdiği için tansiyonun yükselmesine neden olabilir. Bu riskin özellikle 35 yaş üstü, fazla kilolu veya sigara kullanan kadınlarda daha yüksek olduğu düşünülüyor. 

Antidepresanlar

Dopamin, norepinefrin ve serotonin gibi beyin kimyasallarını etkileyen antidepresan ilaçlar, kan basıncında değişikliklere yol açabilir. Özellikle serotonin üzerinde etkili ilaçların birlikte kullanılması durumunda tansiyon değerleri yükselebilir. 

Ağrı kesici kullanımı

Aspirin ve ibuprofen gibi steroid olmayan anti-enflamatuar ilaçlar hem sağlıklı kişilerde hem de hipertansiyon hastalarında tansiyon değerlerinin yükselmesine neden olabilir. Artış genellikle birkaç puanla sınırlı kalsa da bazı kişiler bu ilaçlardan çok daha fazla etkilenebilir. 

Potasyum eksikliği

Böbreklerin kandaki sıvı dengesini koruyabilmesi için sodyum ve potasyumun dengeli olması gerekir. Bu nedenle düşük tuzlu besleniliyor olsa bile yeterince meyve, sebze, fasulye, az yağlı süt ürünleri ya da balık tüketilmemesi tansiyonun yükselmesine neden olabilir. 

Ağrı

Tansiyonu yükselten alışılmadık nedenlerden biri de ağrı olabilir. Ani ya da şiddetli ağrılar, sinir sistemini hızlandırarak kan basıncının yükselmesine yol açabilir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/yuksek-tansiyonu-tetikleyen-14-sasirtici-neden-8351.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/yuksek-tansiyonu-tetikleyen-14-sasirtici-neden-8351.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/yuksek-tansiyonu-tetikleyen-14-sasirtici-neden-8351-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/yuksek-tansiyonu-tetikleyen-14-sasirtici-neden-8351.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/yuksek-tansiyonu-tetikleyen-14-sasirtici-neden/359596/</link>
			<pubDate>Fri, 22 May 2026 10:59:23 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yaz öncesi cildinizi yenilemenin 6 püf noktası]]></title>
			<description><![CDATA[Kış boyunca cilt yüzeyinde biriken ölü hücre tabakası, cildin nefes almasını engelleyerek bakım ürünlerinin emilimini zorlaştırır. Bu nedenle bahar temizliğine cildinizi bu donuk tabakadan arındırarak başlamalısınız. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yaz öncesi cildinizi yenilemenin 6 püf noktası

 


Cildiniz kışın çok yıprandı diye üzülmeyin!

Sağlıklı ve ışıltılı bir cilt için basit ama etkili önlemler!


 

 

Soğuk hava ve düşük nem oranı, cildimizin doğal bariyerini zayıflatarak gerginlik, kuruluk ve pullanma gibi sorunlara yol açarken, kapalı alanlardaki ısıtıcılar da cildin nem deposunu adeta kurutarak mat bir görünüme neden oluyor. Peki yaz öncesi yeniden ışıltılı bir cilde kavuşmak nasıl mümkün olabilir? Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Bahar Sevimli Dikicier, “Yaz ayları yaklaşırken cildimiz için bakım ve yenilenmenin önem kazandığı bir döneme giriyoruz. Doğru bakım adımlarıyla cildi canlandırmak, daha sağlıklı, canlı ve ışıltılı bir görünüme kavuşturmak mümkündür” diyor. Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Dikicier, canlılığını kaybeden cildi canlandıracak, ışıltısını geri kazandıracak 6 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.  

·       Nazikçe peeling yapın

Kış boyunca cilt yüzeyinde biriken ölü hücre tabakası, cildin nefes almasını engelleyerek bakım ürünlerinin emilimini zorlaştırır. Bu nedenle bahar temizliğine cildinizi bu donuk tabakadan arındırarak başlamalısınız. Ancak burada önemli bir nokta var: Hassaslaşmış cildi tahriş etmemek için sert granüllü ürünler yerine, cildi ovalamadan, özel içeriklerle ölü deriyi nazikçe çözen enzimatik peelingleri tercih etmelisiniz. Bu işlem cildinizin daha canlı ve aydınlık görünmesini sağlayacaktır.



·       Mutlaka nemlendirici kullanın

Soğuk havalarda kullandığımız yoğun kıvamlı ve yağ bazlı kremler, ısınan havayla birlikte gözeneklerin tıkanmasına yol açabilir. Bu nednele daha hafif ve cildi yormayan ürünlere geçilmelidir. Özellikle cildin içine su çekip nemi tutan içeriklere sahip serumlar (örneğin; hyaluronik asit içeren serumlar) ağırlık yapmadan nem sağlar. Bu sayede hem cildinizin nem dengesi korunur hem de yağlanma ve parlama gibi sorunlar önlenebilir.  

 

·       Güneş koruyucuyu ihmal etmeyin

Doç. Dr. Dikicier “Bahar aylarında güneş ışınlarının etkisi hızla artar. Bu nedenle sadece plajda değil, günlük yürüyüşlerinizde de en az 30 faktörlü bir koruyucu kullanmak, leke oluşumunu ve erken yaşlanmayı önlemek için kritiktir. Kışın ihmal edilen bu adım, baharın tazeleyici etkisini kalıcı kılmak adına en önemli kalkanınızdır. Bulutlu havalarda bile UV ışınlarının cildinize ulaştığını unutmadan, koruyucunuzu her sabah tazelemeyi alışkanlık edinin” diyor. 

 

·       Cildi koruyan vitamin destekleri kullanın

Mevsim geçişleri, çevresel stres faktörlerinin ve serbest radikallerin cilt üzerindeki etkisini artırabilir. C vitamini başta olmak üzere antioksidan içerikli serumlar, cildinizi dış etkenlere karşı bir zırh gibi korur. Aynı zamanda kolajen üretimini destekleyerek kışın neden olduğu donukluğu giderir ve cilt tonunu eşitler. Sabahları temiz cilde uygulayacağınız bir antioksidan serum, gün boyu daha enerjik ve ışıltılı bir görünüm sağlar. 

 

·       Sağlıklı beslenip yeterli su tüketmeyi ihmal etmeyin

Cilt yenilenmesi sadece dışarıdan sürülen kremlerle değil, içeriden destekle tamamlanır. Baharın taze sebze ve meyveleri, cildinizin ihtiyacı olan vitamin ve mineralleri doğal yollardan sağlar. Özellikle su içeriği yüksek gıdalar tüketmek ve günlük su miktarını artırmak, cildinizin elastikiyetini geri kazanmasına yardımcı olur. Hücrelerin yenilenme hızı, yeterli su tüketmekle bağlantılıdır; bu nedenle su içmeyi bir görev değil, sağlık ve güzellik ritüeli olarak görün.

 

·       Gece bakımını atlamayın

Uyku sırasında cildimiz kendini yeniler. Bu nedenle bahar aylarında gece rutinleri her zamankinden daha değerlidir. Uyku sırasında cildin kendini yenileme mekanizmasını desteklemek için besleyici gece maskeleri veya onarıcı gece kremleri kullanabilirsiniz. Özellikle retinol, alfa veya beta hidroksi asit ya da peptit içeren ürünler, kışın neden olduğu ince çizgileri ve yorgunluk belirtilerini onarmada etkilidir. Sabah uyandığınızda daha dinlenmiş ve sıkı bir ciltle karşılaşmak için gece bakımını asla atlamayın.

 

Cildi yenileyen yeni nesil tedaviler 

Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Bahar Sevimli Dikicier, artan polenler ve güneş ışınlarının, hassas ciltlerde kızarıklıkla alerjik reaksiyonları tetikleyebildiğini belirterek öncelikle mutlaka Alerji uzmanının önereceği tedaviye özen gösterilmesi gerektiğini vurguluyor. Doç. Dr. Dikicier, yaz öncesi dönemde cildi yenileyen yeni nesil yöntemleri ise şöyle sıralıyor; 

 


	·       Ekzozom terapisi: Hücreler arası iletişimi sağlayan akıllı kesecikler olan ekzozomlar, cilde enjekte edildiğinde hasarlı dokuyu hızla onarır ve kolajen üretimini desteklemeye yardımcı olur.
	·       Mezoterapi (Bahar kokteylleri): Vitamin, mineral ve hyaluronik asit karışımlarının cildin alt katmanına iletildiği bu yöntem, mevsim geçişlerinde yaşanan nemsizlik ve matlık sorununu çözer. Cildi kısa sürede daha parlak ve nemli hale getirir. 
	·       Altın iğne (Radyofrekans): Cilt yüzeyine zarar vermeden alt katmanlara enerji gönderen bu işlem, gözenekleri sıkılaştırırken kışın oluşan ince kırışıklıkları ütüler ve cilde pürüzsüz bir doku kazandırır.
	·       Somon DNA uygulaması: Çevresel faktörlerle yıpranmış cildi yapılandırmak için kullanılan bu yöntem, içeriğindeki polinükleotitler sayesinde cildin su tutma kapasitesini artırarak "cam cilt" etkisi yaratır.
	·       Biyostimülatörler: Cildin kendi doğal kolajenini üretmesini tetikleyen yeni nesil dolgular, bahar aylarında yüz hatlarını toparlar ve cilde doğal bir dolgunluk kazandırır. 

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/yaz-oncesi-cildinizi-yenilemenin-6-puf-noktasi-6687.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/yaz-oncesi-cildinizi-yenilemenin-6-puf-noktasi-6687.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/yaz-oncesi-cildinizi-yenilemenin-6-puf-noktasi-6687-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/yaz-oncesi-cildinizi-yenilemenin-6-puf-noktasi-6687.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/yaz-oncesi-cildinizi-yenilemenin-6-puf-noktasi/359582/</link>
			<pubDate>Thu, 21 May 2026 10:57:36 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Meditasyon, dua ve zikir zihni şimdiye sabitliyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Meditasyon, dua ve zikir pratiklerinin zihni geçmiş ve gelecek kaygılarından uzaklaştırdığını belirten uzmanlar, ‘şimdiye odaklanmayı’ sağlayan farkındalık pratikleri olduğunu söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Manevi pratikler zihni şimdiye sabitliyor! 

 


Bu yöntemlerin, sinir sistemini yatıştırarak stres tepkisini azaltabildiğine dikkat çeken Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Stres altındayken zihnimiz durmadan felaket senaryoları yazar. Bu yöntemler, olay ile sizin vereceğiniz tepki arasına farkındalık boşluğu koyar. Yani otomatik bir tepki vermek yerine, bir an durup ‘şu an ne oluyor’ diyebilme gücü kazanırız.” dedi. Ancak bu uygulamaların tek başına tedavi yerine geçmediğini aktaran Beyaz, özellikle yoğun psikolojik sorunlarda psikoterapi ve tıbbi destekle birlikte ele alınması gerektiğini vurguladı.


Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, 21 Mayıs Dünya Meditasyon Günü kapsamında, meditasyon, dua ve zikir gibi manevi pratiklerin zihinsel sağlık üzerindeki etkileri hakkında bilgi verdi.

Meditasyon, dua ve zikir zihni şimdiye sabitliyor! 

Meditasyon, dua ve zikir kavramlarına dışarıdan bakıldığında bambaşka kültürel ritüeller gibi göründüğünü ifade eden Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Oysa psikolojik zeminde hepsi zihni o yorucu geçmiş veya gelecek sarmalından çekip çıkaran, şimdiye sabitleyen müthiş birer farkındalık pratiğidir.” dedi.

Sürekli konuşan o eleştirel iç sesimize, otomatik düşüncelerimize atıfta bulunan Beyaz, “İşte dua veya zikir, o sesten çıkıp yükü daha büyük bir güce devretmemizi sağlıyor. Çoğu zaman o derin yalnızlık hissini de bu vesileyle kırabilmek mümkün olabiliyor. Ruh sağlığı açısından bu pratikleri ortak bir çerçevede değerlendirmek mümkün. İster inanç temelli olsun ister kültürel, bunları genellikle tevekkül şemsiyesi altında toplayabiliriz. Çünkü beynin neresine dokunduklarına baktığımızda, kökenleri ne olursa olsun sinir sistemimizde yarattıkları o regüle edici, yatıştırıcı etki neredeyse aynı.” şeklinde konuştu.

Bu yöntemler stresle tepki arasına farkındalık koyuyor! 

Bu uygulamaların zihinsel rahatlama ve duygusal dengeyi nasıl sağladığına değinen Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, şunları söyledi:

“Mesele tamamen otonom sinir sistemindeki o fren mekanizmasıyla, yani vagus siniriyle ilgili. Bu pratikleri zihninize attığınız bir çıpa gibi düşünebiliriz. Nefesimize veya tekrar ettiğiniz kelimeye odaklandıkça kalp atışlarınız yavaşlar, stres hormonları dibe iner. Beynimizin sürekli tehlike çanları çalan bölgesi amigdala sakinlerken; mantıklı karar alan, duyguları yöneten prefrontal korteks direksiyona geçer. Beyin esner ve ardından nefes alır. Nöroplastisite dediğimiz şey tam da burada devreye giriyor.

Stres altındayken zihnimiz durmadan felaket senaryoları yazar. Her şey kontrolden çıkacakmış gibi gelir. İşte bu yöntemler, olay ile sizin vereceğiniz tepki arasına farkındalık boşluğu koyar. Yani otomatik bir tepki vermek yerine, bir an durup ‘şu an ne oluyor’ diyebilme gücü kazanırız. Hayatın getirdiği o belirsizliğe karşı tahammül artar, her şeyi kontrol etme isteğinden yavaş yavaş vazgeçilebilir.”

Manevi pratikler, tedavi yerine değil; iyileşme sürecine destek için kullanılmalı!

Günlük hayatta uygulanabilecek basit pratikler olduğunu aktaran Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “İlla dağ başına gidip saatlerce inzivaya çekilmek gerekmiyor. Gündelik hayattan örneklere de yönelebiliriz, trafikte sıkıştığınızda içinizden ritmik bir şekilde dua okumak veya sizi yatıştıran bir kelimeyi tekrarlamak bile işe yarayabilir. Gece yatarken bedendeki kasılmaları fark edip oraya doğru derin bir nefes göndermek, ya da yürürken sadece adımlarınıza ve ayak tabanlarınıza odaklanmak. Bunlar gün içine serpiştirebileceğiniz, bir, iki dakikalık ama etkisi olabilecek molalardır.” dedi.

Ancak bu pratiklerin tek başına bir tedavi yöntemi olarak yeterli olmadığını vurgulayan Beyaz, “Tedavi ve takip sürecinde durum o kadar basit değil. Gündelik streslerde, hafif kaygılarda iş görebilir, evet. Ancak yoğun psikolojik sorunlar söz konusuysa, beynin biyokimyası çoktan sarsılmıştır. O noktada asıl işi psikoterapi ve medikal tedavi yapar. Manevi pratikler ise bu iyileşme yolculuğunda sizi destekleyen, sürece omuz veren çok güçlü birer yol arkadaşı olabilir.” açıklamasını yaptı.

Herkes meditasyon pratiklerinden aynı şekilde fayda görmeyebilir! 

Her bireyin bu yöntemlerden aynı şekilde fayda görüp göremeyeceğini değerlendiren Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Herkesin parmak izi nasıl farklıysa, bu yöntemlere verdiği tepki de öyle eşsiz olabilmekte. İki insan düşünün; biri inançla çok güvenli bir bağ kurmuş, dua ettikçe güçleniyor, direnci artıyor. Diğerinin ise çocukluk travmaları ağır, zihnindeki Yaratıcı figürü çok daha ‘cezalandırıcı’. İşte o kişi gözlerini kapatıp içine döndüğünde huzur bulmak yerine korkunç tetiklenmeler yaşayabiliyor, ağır bir suçlulukla baş başa kalabiliyor. Dolayısıyla tek bir şablonu herkese uydurmak pek de mümkün değil.” dedi.

Manevi pratikler, hayattan kaçış aracı değil; güvenli bir yüzleşme alanı olmalı! 

Meditasyon, dua veya zikirle ruhsal rahatlama arayan bireylere önerilerde bulunan Beyaz, sözlerini şöyle tamamladı:

“En önemlisi: Bu pratikler kişinin kendi içindeki karanlıktan, ilişkilerden veya hayatın acılarından kaçmak için geçici bir uyuşturucu gibi kullanılmamalı. Tam tersine, öfkeyle, korkularla yargılamadan yüzleşilebilecek güvenli birer liman olarak görülmeli. Eğer yapılan pratikler kişiyi başka insanlardan koparıyor, işlevselliğini bozuyor veya içinde sürekli bir korku döngüsü yaratıyorsa, bir uzmandan destek almakta fayda var. İlaçlar veya psikoterapi maneviyatın asla rakibi değildir. Aslında tam tersi bedenin biyolojik zeminini toparlayarak duadan, zikirden alınacak verimi kat kat artıran etkenlerdir.” 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/meditasyon-dua-ve-zikir-zihni-simdiye-sabitliyor-3260.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/meditasyon-dua-ve-zikir-zihni-simdiye-sabitliyor-3260.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/meditasyon-dua-ve-zikir-zihni-simdiye-sabitliyor-3260-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/meditasyon-dua-ve-zikir-zihni-simdiye-sabitliyor-3260.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/meditasyon-dua-ve-zikir-zihni-simdiye-sabitliyor/359572/</link>
			<pubDate>Wed, 20 May 2026 16:50:44 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Hipnoz, sanıldığı gibi kontrol kaybı değil]]></title>
			<description><![CDATA[Hipnozun uyku hali olmadığını belirten uzmanlar, aksine yoğun dikkatle oluşan bir trans durumu olduğu söylüyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Hipnoz, sanıldığı gibi kontrol kaybı değil!  

 


Hipnoterapide kişinin telkinlere açık hale geldiğini ancak kontrolünü kaybetmediğini ifade eden Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Hipnotik etki altında olan bir kişi yapmak istemediği bir davranışta bulunmaz, istemediği hiçbir şeyi söylemez. Kişinin inançlarına, ahlaki değerlerine, değer yargılarına ters düşecek bir telkin, en derin hipnozda bile reddedilir.” Her bireyin hipnoza farklı düzeylerde yanıt verdiğini ve sürecin kişiye göre değişebileceğini aktaran Öztekin, hipnoterapinin seans sırasında ve sonrasında fiziksel ya da psikolojik bir risk taşımadığını, güvenli bir yöntem olduğunu vurguladı.


Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İhsan Öztekin, hipnoz hakkında merak edilen konulara açıklık getirdi.

Hipnoz uyku hali değil, trans hali!

Hipnozun uyku hali olarak tanımlanamayacağını aktaran Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Hipnoterapide kişinin dikkati en üst seviyede yoğunlaştığında trans hali oluşur. Telkinlere açık hale gelir.” dedi.

Her insanın hipnozdan etkilenişinin farklılık gösterebileceğini ifade eden Öztekin, “Bazı insanlar çok kolay hipnotik etki altına girerken bazılarında bu süre biraz daha uzayabilir. Uygulanan yöntemlere göre de   değişebilir. Hipnotik halin en hafif noktasında kişide gevşeme meydana gelir. Kendisine söylenenleri hatırlar ancak hipnotik etkinin derin olduğu durumlarda trans hali oluşur. Bilinçaltı pasif durumdan aktif hale geçer. Kişi seansta trans halindeyken konuşmaları bilinçli olarak duymaz ve telkinleri seans sonrası hatırlayamaz. İster hafif ister ağır hipnotik durum olsun her iki halde de hipnoterapistin söylediği sözler ve telkinler etkili olur.” şeklinde konuştu.

Hipnoz altında bilinç dışı zihin telkinlere daha açık hale geliyor!

Kişinin hipnozdan çıkamaması veya uyanamaması gibi bir durumun söz konusu olmadığını kaydeden Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Hipnoterapist seansı sonlandırmadan ayrılsa bile kişi bir süre sonra seansı kendi sonlandırıp kalkar ve günlük yaşantısına devam eder.” dedi.

Hipnoz halindeyken beynin nasıl etkilendiğine değinen Öztekin, şunları söyledi:

“Bilinçli bir beyin daha eleştireldir, problem çözerken daha çok analiz yapmaya eğilimlidir. Direnç gösterebilir. Savunma mekanizmaları aktiftir. Bu durum kararsızlığa ve harekete geçmekte zorluğa sebep olabilir. Hipnoz altındayken ise bilincin bu analiz yeteneğinden ve direncinden kurtulan bilinç dışı zihin, beyin dalgası olarak alfa (hafif hipnoz) ve teta (derin hipnoz) durumlarında telkin ve talimatları   almaya daha hazır hale gelir ve terapi gerçekleşir. Hipnoterapi tedavisi gören kişi bu süreçte hipnoterapistin destek ve rehberliğini hisseder. Onun talebi doğrultusundaki telkinleri kabullenir. Bu şekilde hipnoterapist bir çok şeyi yaptırabilir.”

Hipnotik etki altında olan bir kişi yapmak istemediği bir davranışta bulunmaz! 

‘Hipnoz sırasında kontrolümü kaybedip yapmak istemediğim şeyleri yapar mıyım, istemeden sırlarımı verir miyim?’ endişesi yaşayanlara konu hakkında bilgi veren Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Burada bilinmesi gereken nokta hipnoterapistin gücünün sınırsız olmadığıdır. Hipnotik etki altında olan bir kişi yapmak istemediği bir davranışta bulunmaz, istemediği hiçbir şeyi söylemez. Kişinin inançlarına, ahlaki değerlerine, değer yargılarına ters düşecek bir telkin, en derin hipnozda bile reddedilir. Medyada hipnoz adı altında rastladığınız, kişilerin kontrolsüz tuhaf davranışlar sergilediği tabloların, tıbbi hipnoterapi ile hiçbir ilişkisi yoktur. Bunlar psikolojik alt yapısı, eğitimi olmayan kişiler tarafından, ilgi çekme amacı ile sergilenen sahne gösterileridir.” açıklamasını yaptı.

Hipnozun tehlikesi ve zararı olup olmadığına da değinen Öztekin, “Seans sırasında da, seans sonrasında da hiçbir tehlike söz konusu değildir. Seansta ve sonrasında kişinin kan basıncı, kan şekeri, dolaşım, solunum gibi hayati fonksiyonları biyolojik olarak olumsuz etkilenmez. Aksine hipnoterapi sonrasında değerlerin daha stabil hale geldiği gözlenmiştir. Hipnoterapi tedavide çok güvenli ve tehlikesiz bir psikoterapi yöntemidir.” 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/hipnoz-sanildigi-gibi-kontrol-kaybi-degil-5257.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/hipnoz-sanildigi-gibi-kontrol-kaybi-degil-5257.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/hipnoz-sanildigi-gibi-kontrol-kaybi-degil-5257-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/hipnoz-sanildigi-gibi-kontrol-kaybi-degil-5257.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/hipnoz-sanildigi-gibi-kontrol-kaybi-degil/359565/</link>
			<pubDate>Tue, 19 May 2026 13:17:37 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Terapi İlişkiyi Bitirir mi, Güçlendirir mi?]]></title>
			<description><![CDATA[Türkiye’de tek başına yaşayanların sayısı son 10 yılda yüzde 66,5 artış gösterirken, evlilik ve aile kurma oranlarında da dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Terapi İlişkiyi Bitirir mi, Güçlendirir mi?

 

Günümüzde ilişkiler daha hızlı yıpranırken, birçok çift yaşadığı iletişim problemleri, duygusal uzaklaşma ve tekrar eden çatışmalar nedeniyle çift terapisine başvuruyor. Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, toplumda yaygın olan “terapi ilişkiyi bitirir” algısının gerçeği yansıtmadığını vurgulayarak, çift terapisinin ilişkinin gerçek dinamiklerini görünür hale getiren ve çiftlerin yeniden bağ kurmasına alan açan önemli bir süreç olduğunu belirtiyor.



Türkiye’de yaşam alışkanlıkları ve ilişki dinamikleri son yıllarda büyük bir dönüşüm geçiriyor. TÜİK verilerine göre tek başına yaşayan kişi sayısı son 10 yılda yüzde 66,5 artarken, evlilik ve çocuk sahibi olma oranlarında da düşüş dikkat çekiyor. Son yıllarda hız kazanan bireyselleşme, ilişkiler içindeki beklentileri, bağlılık biçimlerini ve çatışma süreçlerini de doğrudan etkiliyor. Günümüzde birçok çift, yaşadığı sorunları uzun süre kendi yöntemleriyle çözmeye çalışsa da tekrar eden tartışmalar, iletişim problemleri ve duygusal mesafeler zamanla ilişkinin yıpranmasına neden oluyor. Bu süreçte çift terapisi, yalnızca sorunların konuşulduğu bir alan olmanın ötesinde, çiftlerin hem kendilerini hem de partnerlerini farklı bir perspektiften anlamalarına yardımcı olan önemli bir süreç olarak öne çıkıyor. Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, toplumda çift terapisine yönelik önyargıların hâlâ güçlü olduğuna dikkat çekerek, terapiye başvurmanın çoğu zaman ilişkinin sonuna gelindiği şeklinde yorumlandığını ifade ediyor. Oysa terapi süreci, çiftlerin ilişki içinde tekrar eden döngülerini fark etmelerine, birbirlerinin duygusal ihtiyaçlarını anlamalarına ve ilişkilerine yeni bir ilişki dili kazandırmalarına katkı sağlıyor. Günümüz ilişkilerinde en büyük problemlerden birinin, sorunlar büyüdükçe tarafların birbirini duymakta zorlanması olduğunu belirten Abudaram, ilişkilerin sürdürülebilmesi için duygusal yatırımın, karşılıklı çabanın ve ilişkiye emek vermenin her zamankinden daha önemli hale geldiğini söylüyor.

Çift Terapisi İlişkiye Yeni Bir Perspektif Kazandırıyor 

İlişkilerde yaşanan birçok problemin yalnızca o ana ait olmadığını belirten Sevilay Abudaram, çiftlerin çoğu zaman aynı tartışmaları farklı dönemlerde yeniden yaşadığını ifade ediyor. Partnerlerin ilişkiye kendi geçmiş deneyimleri, beklentileri, kırgınlıkları ve iletişim biçimleriyle dahil olduğunu söyleyen Abudaram’a göre çatışmalar da çoğunlukla bu farklılıkların anlaşılmadığı noktalarda ortaya çıkıyor. Çift terapisi ise tarafların birbirini suçlamadan dinleyebildiği, ilişkiye dışarıdan bakabildiği ve kendi ilişki dinamiklerini daha net görebildiği bir alan oluşturuyor. Süreç boyunca çiftler yalnızca partnerlerini anlamaya çalışmıyor, aynı zamanda kendi davranış kalıplarını, duygusal ihtiyaçlarını ve ilişki içinde tekrar eden tutumlarını da fark etmeye başlıyor. Bu farkındalıklar sayesinde çiftler, ilişkilerine zarar veren iletişim biçimlerini dönüştürmek için yeni yollar geliştirebiliyor.

Bireyselleşen Dünyada İlişkileri Koruyabilmek

Türkiye’de tek başına yaşayan kişi sayısının artması ve evlilik oranlarının düşmesi, modern ilişkilerin geçirdiği dönüşümü daha görünür hale getiriyor. Günümüzde birçok çift, sorunlarla karşılaştığında ilişkiyi onarmaktan çok geri çekilmeyi tercih edebiliyor. Yoğun yaşam temposu, bireysel stresler, iletişim problemleri ve duygusal kopukluklar, partnerlerin zaman içinde birbirinden uzaklaşmasına neden olabiliyor. Oysa uzun soluklu ilişkiler, karşılıklı emek, duygusal yatırım ve birbirini anlamaya yönelik çabayla güçleniyor. Çift terapisi de tam bu noktada, ilişkilerin hızla yıprandığı günümüzde çiftlerin birbirini yeniden duyabilmesi ve ilişkilerine yeniden alan açabilmesi açısından önemli bir rol üstleniyor.

“Terapi, Yeniden Bağ Kurabilmek Adına Dönüştürücü Bir Alan” 

Çift terapisinin, ilişkiyi kurtarmaya çalışan sihirli bir yöntem olarak görülmemesi gerektiğinin altını çizen Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, “Bu süreç, çiftlerin ilişkilerine daha yakından bakabilmelerini sağlayan güçlü bir farkındalık alanı yaratıyor. Bireyselleşmenin hız kazandığı günümüzde ilişkiler çok daha kırılgan hale gelebiliyor ve insanlar çoğu zaman birbirini gerçekten duymadan uzaklaşabiliyor. Oysa bir ilişkiyi sürdürebilmek, duygusal emek vermeyi, birbirini anlamaya gönüllü olmayı ve ilişkiye sahip çıkmayı gerektiriyor. İlişkinin dönüşebilmesi için her iki tarafın da sürece gönüllü şekilde dahil olması büyük önem taşıyor. Taraflardan birinin ilişkiye duygusal yatırım yapmaktan kaçınması ya da sorumluluk almaya yanaşmaması halinde ilişkideki mesafe giderek büyüyebiliyor. Buna karşılık çiftler, terapi sürecinde birbirlerini gerçekten duymaya başladıklarında, uzun süredir aynı döngülerin içinde kaldıklarını fark ediyor. İlişkiye emek vermeye niyet eden çiftler için terapi, yeniden bağ kurabilmek adına oldukça dönüştürücü bir alan açıyor.” açıklamasında bulundu.

Çift Terapisti Psk. Dr. Sevilay Abudaram Hakkında: 

Lisans Eğitimini Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek onur derecesiyle tamamlayan Sevilay Abudaram yüksek lisansını Bilgi Üniversitesi’nde Klinik Psikoloji alanında yaptı. Doktorasını ise İngiltere’de University of Exeter’de Klinik Uygulama alanında tamamladı. Uzun yıllar Boğaziçi Üniversitesi’nde ve Medipol Üniversitesi’nde dersler vermiş ve vermeye devam etmektedir. Güçlü akademik geçmişiyle birlikte, yetişkinlerle bireysel psikoterapi, çift ve ailelerle psikoterapi alanlarında danışmanlık vermesinin yansıra seminerler, süpervizyon ve akademik araştırma çalışmalarına da devam etmektedir. 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/terapi-iliskiyi-bitirir-mi-guclendirir-mi-5279.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/terapi-iliskiyi-bitirir-mi-guclendirir-mi-5279.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/terapi-iliskiyi-bitirir-mi-guclendirir-mi-5279-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/terapi-iliskiyi-bitirir-mi-guclendirir-mi-5279.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/terapi-iliskiyi-bitirir-mi-guclendirir-mi/359555/</link>
			<pubDate>Wed, 20 May 2026 11:57:21 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kanserde aile kaynaklı risk için 5 önemli işaret]]></title>
			<description><![CDATA[Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, dünyada her yıl yaklaşık 20 milyon kişiye kanser tanısı konulurken, yaklaşık 10 milyon kişi bu hastalık nedeniyle yaşamını yitiriyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kanserde aile kaynaklı risk için 5 önemli işaret

 


	Risk varsa tarama yaşı erkene çekiliyor!   
	Her 10 kanserden 1’i kalıtsal!
	Bu taramalar kalıtsal kanserlerde hayat kurtarıyor! 
	Ailede kanser öyküsü varsa, dikkat! 
	Her aile öyküsü risk anlamına gelmiyor, ancak…



Kanser, dünya genelinde ve Türkiye’de giderek büyüyen önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, dünyada her yıl yaklaşık 20 milyon kişiye kanser tanısı konulurken, yaklaşık 10 milyon kişi bu hastalık nedeniyle yaşamını yitiriyor. Türkiye’de de Sağlık Bakanlığı verileri, her yıl yaklaşık 220 binden fazla kişiye yeni kanser tanısı konulduğunu gösteriyor. Uzmanlar, yaşam süresinin uzaması, çevresel faktörler, sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve genetik yatkınlık nedeniyle önümüzdeki yıllarda kanser vakalarının daha da artacağına dikkat çekiyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Kuzhan, kanserlerin önemli bir bölümü çevresel ve yaşam tarzı faktörleriyle ilişkili olsa da yaklaşık her 10 kanserden 1’inin kalıtsal, bir başka deyişle “ailesel” olduğuna dikkat çekerek,  “Dolayısıyla ailesinde kanser öyküsü bulunan kişilerin hekimle görüşerek kişisel   risk değerlendirmesi yaptırmaları ve buna uygun bir tarama planı oluşturulması yaşamsal önem taşımaktadır” diyor. 

Ailesel kanserlerde erken tarama hayat kurtarıyor 

Kalıtsal kanser riski taşıyan kişilerde hekimin önerdiği yaş ve sıklıkta yapılan taramalar, kanserle mücadelede en güçlü yöntemlerden biri olarak kabul ediliyor.  Erken tanı sayesinde birçok kanser türünde tam iyileşme sağlanabiliyor, hatta bazı türleri önlenebiliyor. Kalıtsal kanser riski olan aile bireylerinde taramanın hangi yaştan itibaren hangi sıklıkta yapılacağının birçok etmene bağlı olarak planlandığını anlatan Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Kuzhan, “Kalıtsal kanserlerde en doğru  yaklaşım, ailede kanser öyküsü saptandığında hekime başvurularak kişisel bireysel risk değerlendirmesinin yaptırılmasıdır. Hekim tarafından bu değerlendirmeye uygun hazırlanan tarama programı son derece önemlidir” diyor. Prof. Dr. Okan Kuzhan, risk grubundaki kişilerde taramaların genellikle daha erken yaşta başlatıldığını ve daha sık aralıklarla yapıldığını söyleyerek,  “Taramaların ailede kanser öyküsü olan hastanın yaşından 5-10 yıl önce başlatılması ve sıklığın kişisel risk durumuna göre şekillendirilmesi en temel yaklaşımı oluşturmaktadır” bilgisini veriyor.  

Kanserde ailesel riskin 5 önemli işareti! 

Tüm kanserler yaşam boyunca hücrelerde biriken genetik mutasyonlar sonucu gelişiyor. Bu mutasyonların vücut hücrelerinde değil de eşey hücrelerinde, bir başka deyişle yalnızca üremeyi sağlayan sperm ve yumurta hücrelerinde oluşması durumunda kalıtsal (ailesel) riskten söz ediliyor.  Meme, yumurtalık, kolon, prostat, mide ve tiroit kanserleri kalıtsal geçişin en sık görüldüğü kanser türleri arasında yer alıyor. Ancak ailesinde kanser öyküsü bulunan her birey kalıtsal kanser açısından risk grubunda olmuyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Kuzhan, kalıtsal kanser riskine işaret eden durumları şöyle özetliyor: 


	Aynı ailede birden fazla kişide kanser görülmesi 
	Ailede 35 yaşından önce ortaya çıkan kanser vakaları 
	Ailede iki taraflı kanser gelişimi (her iki memede, her iki böbrekte veya her iki yumurtalıkta kanser gelişmesi )
	Aynı kişide birden fazla farklı kanser türünün bulunması 
	Adrenal korteks kanseri gibi nadir görülen tümörlerin saptanması 


Bu bulguların varlığında genetik değerlendirme, gerekirse ileri tarama testleri ve tarama programlarının erkene çekilmesi öneriliyor. 

Her aile öyküsü gerçek bir kalıtsal sendromun belirtisi olmayabilir

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Kuzhan, bazen aile öyküsünün yanıltıcı olabileceğine, başka bir deyişle sık kanser görülen bazı ailelerde kanser nedeninin ailedeki genetik yatkınlık değil, rastlantısal mutasyonlar veya çevresel nedenler olabileceğine dikkat çekiyor. Örneğin, asbest maruziyeti sonucu oluşan akciğer zarı kanseri (mezotelyoma) bir ailedeki, bir köydeki insanların çoğunda ortaya çıkabiliyor. Asbeste maruz kalan bireylere de mezotelyoma yönünden tarama öneriliyor.  Dolayısıyla aile bireylerinin kalıtsal yatkınlığı kadar birlikte yaşadıkları çevrede karşı karşıya kaldıkları kanserojenler de ortak bir risk faktörü olabiliyor.  

Genetik danışmanlık çok önemli, ancak…

Kalıtsal kanser sendromu tanısı koymak için ayrıntılı aile öyküsüyle birlikte genetik danışmanlık ve gerekli genetik testlerin yapılması gerekiyor. Kan, tükürük veya doku örneklerinde DNA analizi yapılarak BRCA1, BRCA2, MLH1, APC gibi kanserle ilişkili genlerde mutasyon taramasına başvuruluyor. “Ancak kalıtsal kanser sendromuna neden olan mutasyonların saptanması her zaman bu kişilerde kanser görüleceği anlamına gelmiyor” diye konuşan Prof. Dr. Okan Kuzhan, sözlerine şöyle devam ediyor:   “Ayrıca, aile öyküsünde sık kanser görülmeyen bir kişinin merakını gidermek için bu testleri yaptırması önerilmemektedir. Çünkü her mutasyon mutlaka kanser oluşacağı anlamına değil, kanser görülme riskinin arttığı anlamına gelmektedir. Genetik testler gereksiz yere yapıldığında kişinin kanser korkusu ortadan kalkmaz, pekiştirilmiş olur.” 

Hangi yaşta hangi tarama yapılmalı? 

Ailesel kanser riski taşıyan kişilerde tarama yaşı ve sıklığı kişiye özel olarak planlanıyor. Prof. Dr. Okan Kuzhan risk grubunda olan kişilerde en temel tarama yaklaşımını şöyle anlatıyor: 

Meme kanseri: Birinci derece akrabasında (anne, kız kardeş) hastalık öyküsü bulunan kadınlarda tarama genellikle 30–35 yaş aralığında başlıyor. Yıllık mamografi temel yöntemi oluştururken, bazı durumlarda meme manyetik rezonans (MR) da eklenebiliyor. Riskin yüksek olduğu kadınlarda klinik muayeneler daha sık aralıklarla planlanabiliyor. 

Kolon kanseri: Tarama genellikle en erken vaka yaşından 10 yıl önce veya en geç 40–45 yaş civarında başlatılıyor. Temel tarama yöntemi olan kolonoskopi risk durumuna göre 5 yılda bir tekrarlanıyor. Ailede 50 yaşın altında kolon kanseri tanısı varsa tarama daha erken yaşlara çekilebiliyor. 

Prostat kanseri: Babasında veya erkek kardeşinde prostat öyküsü olan erkeklerde tarama genellikle 40–45 yaşlarında başlıyor. Prostat spesifik antijen (PSA) testi ve rektal muayene ile yapılan kontroller çoğunlukla yılda bir kez tekrarlanıyor. 

Akciğer kanseri: Ailesinde akciğer kanseri bulunan ve risk faktörlerine sahip kişilerde tarama genellikle 50–55 yaş civarında düşük doz bilgisayarlı tomografiyle yapılıyor ve çoğunlukla yılda bir kez tekrarlanıyor.

Mide kanseri: Aile öyküsü ve Helicobacter Pylori enfeksiyonu birlikte risk oluşturabiliyor. Bu durumda endoskopik tarama genellikle 40 yaş civarında veya ailedeki en erken tanıdan 10 yıl önce başlatılıyor ve risk düzeyine göre 2 ila 5 yılda bir tekrarlanabiliyor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/kanserde-aile-kaynakli-risk-icin-5-onemli-isaret-54.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/kanserde-aile-kaynakli-risk-icin-5-onemli-isaret-54.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/kanserde-aile-kaynakli-risk-icin-5-onemli-isaret-54-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/kanserde-aile-kaynakli-risk-icin-5-onemli-isaret-54.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/kanserde-aile-kaynakli-risk-icin-5-onemli-isaret/359554/</link>
			<pubDate>Wed, 20 May 2026 11:53:08 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Göz kaşıma alışkanlığı görmeyi tehdit ediyor]]></title>
			<description><![CDATA[Göz kaşıma alışkanlığını hafife almayın, zamanla ciddi görme sorunlarına yol açabilir]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Göz kaşıma alışkanlığı görmeyi tehdit ediyor

 

Türk Oftalmoloji Derneği Kornea ve Oküler Yüzey Birimi Başkanı Prof. Dr. Özlem Evren Kemer, Türkiye’de genç nüfusta her 50 kişiden birinde görülen keratokonus göz hastalığı  ile ilgili açıklamalarda bulundu. Özellikle gençleri etkileyen bir göz hastalığı olan keratakonus hastalığının en önemli nedenlerinden birinin göz kaşıma alışkanlığı olduğunun altını çizdi.

Keratokonus, korneanın zamanla incelmesi ve öne doğru sivrileşmesiyle ortaya çıkan bir göz hastalığı. Bu değişim, ışığın gözün arka kısmına düzgün odaklanmasını engelliyor ve bulanık, dalgalı ya da çarpık görmeye neden oluyor. İleri evrelerde görme ciddi şekilde azalabiliyor ve bazı hastalarda kornea nakli gerekebiliyor.

Türk Oftalmoloji Derneği Kornea ve Oküler Yüzey Birimi Başkanı Prof. Dr. Özlem Evren Kemer yaptığı açıklamada eskiden nadir bir hastalık olarak düşünülse de, günümüzde daha gelişmiş tanı yöntemleri sayesinde keratokonusun  aslında daha sık görüldüğünün anlaşıldığını söyledi. Dünya genelinde yaklaşık her 2 bin kişiden birinde görülürken, Türkiye’de yapılan çalışmalara göre genç nüfusta her 100 kişiden 2’sinde keratokonus bulunabiliyor. Bu nedenle keratokonus, toplumda sanılandan daha yaygın ve dikkat edilmesi gereken bir göz hastalığı. 

En Kritik Risk Faktörü: Göz Kaşıma

Keratokonusun ortaya çıkmasında ve ilerlemesinde en önemli önlenebilir nedenlerden biri göz kaşıma alışkanlığı olduğunun altını çizen Özlem Evren Kemer  açıklamalarına şöyle devam etti:  Gözleri sık ve sert  bir şekilde ovuşturmak, korneanın yapısını zamanla zayıflatır. Bu durum korneanın incelmesine ve şeklinin bozulmasına yol açar ve  hastalık daha hızlı ilerler. Özellikle alerjisi olan kişilerde göz kaşıntısı daha sık görülür. Bu da farkında olmadan gözlerin daha fazla kaşınmasına neden olur ve riski artırır. Yapılan çalışmalar, gözünü sık kaşıyan kişilerde keratokonus gelişme riskinin birkaç kat daha fazla olduğunu gösteriyor. Ayrıca hastalık başlamışsa, kaşıma alışkanlığı devam ettiği sürece ilerleme daha hızlı oluyor. Bu nedenle özellikle çocuklarda ve gençlerde göz kaşıma alışkanlığının erken fark edilmesi ve engellenmesi çok önemli. Basit gibi görünen bu alışkanlık, zamanla ciddi görme sorunlarına yol açabilir. Keratokonus genellikle ergenlik döneminde başlar ve genç yaşlarda ilerleme eğilimi gösterir. Birçok kişide 30–35 yaşlarına doğru hastalığın ilerlemesi yavaşlar veya durur. Özellikle gözlerini kaşımaya devam eden kişilerde hastalık her yaşta ilerleyebilir. Bu nedenle keratokonus sadece gençlerin hastalığı olarak düşünülmemelidir. Yetişkin yaşta da düzenli göz kontrolleri büyük önem taşır.

Kimler Risk Altında?

Keratokonus bazı kişilerde daha sık görülür. Bu nedenle risk altında olan kişileri bilmek, hastalığı erken yakalamak açısından çok önemli. Gözlerini sık kaşıyan çocuklar ve gençler, alerjiye bağlı göz kaşıntısı olanlar, kısa sürede sık sık gözlük numarası değişenlerailesinde keratokonus olan kişiler ve nedeni açıklanamayan görme azalması yaşayanlarda keratokonus görülme ihtimali daha yüksek. Özellikle ailesinde keratokonus bulunan çocukların, hiçbir şikayetleri olmasa bile ergenlik döneminden itibaren düzenli göz kontrolünden geçmeleri gerekiyor. Bu kontrollerde yapılan kornea haritalamaları sayesinde hastalık çok erken dönemde tespit edilebilir.

Bu şikayetler varsa mutlaka bir göz doktoruna başvurun

Keratokonusun erken döneminde belirtilerin çok hafif olabildiğini  ve çoğu zaman basit bir gözlük problemi sanılabildiğini aktaran Prof. Dr. Özlem Evren Kemer hastalıkla ilgili en sık görülen belirtileri şöyle sıraladı;  giderek artan bulanık görme, gözlükle tam düzelmeyen görme, sık sık gözlük numarasının değişmesi,  özellikle gece görmede zorlanma, ışıkların dağılması, saçılması ve netliğin azalması. Keratokonus erken dönemde durdurulabildiği için erken tanı çok önemli.  Zamanında yapılan doğru tedavi, hastalığın ilerlemesini büyük ölçüde engelliyor ve ileride kornea nakli gereksinimini azaltıyor. Bu nedenle erken tanı, görmenin korunması açısından hayati önem taşır.

Keratokonus erken fark edilmezse yaşam boyu görme sorunlarına yol açabilir. Ancak zamanında tanı ve müdahale ile bu durum büyük ölçüde önlenebilir. Bu nedenle şu konulara dikkat edilmeli:


	Göz kaşımak zararsız değildir, göz yapısını bozabilir
	Çocuklarda ve gençlerde sık gözlük değişimi mutlaka araştırılmalıdır
	Ailesinde keratokonus olan kişiler düzenli kontrol yaptırmalıdır


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/goz-kasima-aliskanligi-gormeyi-tehdit-ediyor-1412.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/goz-kasima-aliskanligi-gormeyi-tehdit-ediyor-1412.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/goz-kasima-aliskanligi-gormeyi-tehdit-ediyor-1412-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/goz-kasima-aliskanligi-gormeyi-tehdit-ediyor-1412.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/goz-kasima-aliskanligi-gormeyi-tehdit-ediyor/359537/</link>
			<pubDate>Wed, 13 May 2026 09:08:58 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocuğunuz Karanlıkta Görmekte Zorlanıyorsa Dikkat!]]></title>
			<description><![CDATA[Çocukların karanlık ortamlarda hareket etmekte zorlanması, sık sık eşyalara çarpması ya da ışıklar kapandığında huzursuz hissetmesi çoğu zaman korku veya çekingenlik olarak değerlendirilebiliyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Çocuğunuz Karanlıkta Görmekte Zorlanıyorsa Dikkat!
 

Ancak bazı durumlarda bu belirtiler, gece görmesini etkileyen göz hastalıklarının erken işaretlerinden biri olabilir.


Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Hüseyin Dundar, özellikle çocukluk çağında fark edilmesi zor olan gece görme problemlerinin düzenli göz muayeneleriyle erken dönemde değerlendirilebileceğini belirtiyor.

Gece Görme Problemleri Çocuklarda Sessiz İlerleyebilir

Gece görmesini etkileyen bazı retina hastalıklarının başlangıç döneminde belirgin şikâyet oluşturmayabileceğini ifade eden Op. Dr. Hüseyin Dundar şu bilgileri paylaşıyor:

“Bazı çocuklar gündüz normal görebilirken düşük ışıklı ortamlarda belirgin şekilde zorlanabilir. Özellikle karanlıkta yön bulamama, ışık değişimlerine geç uyum sağlama veya akşam saatlerinde hareket ederken sık düşme gibi durumlar aileler tarafından dikkatle gözlemlenmelidir. Bu belirtiler her zaman ciddi bir hastalık anlamına gelmese de detaylı göz muayenesiyle değerlendirilmesi önemlidir.”

Çocuklar Şikayetlerini Her Zaman İfade Edemeyebilir

Çocuklar, görme sorunlarını normal kabul ettikleri için yaşadıkları problemi tarif edemeyebilir. Televizyona çok yaklaşma, akşam saatlerinde huzursuzluk, karanlıkta ebeveynden ayrılmak istememe veya merdiven inerken çekingen davranma gibi durumlar göz sağlığı açısından değerlendirilmelidir.

Gece Görme Problemleri Hangi Durumlarla İlişkili Olabilir?

Gece görmesinde azalma; retina hastalıkları, bazı kalıtsal göz hastalıkları, A vitamini eksikliği veya farklı görme kusurlarıyla ilişkili olabilir. Ancak kesin değerlendirme için kapsamlı göz muayenesi gerektiğini belirten Op. Dr. Hüseyin Dundar, internetten edinilen bilgilerle tanı konulmaması gerektiğini vurguluyor.

“Her gece görme problemi aynı nedene bağlı olmayabilir. Bu nedenle çocuklarda ortaya çıkan belirtilerin uzman değerlendirmesiyle ele alınması gerekir. Erken dönemde yapılan kontroller, görme fonksiyonlarının izlenmesi açısından önem taşır.”

Düzenli Göz Muayenesi İhmal Edilmemeli

Çocuklarda göz muayenesinin yalnızca görme bozukluğu geliştiğinde değil, belirli yaş aralıklarında rutin olarak yapılması gerektiğine dikkat çeken uzmanlar, erken yaşta yapılan kontrollerin görme gelişiminin değerlendirilmesi ve olası risklerin takip edilmesi açısından önemli olduğunu belirtiyor.

Anne ve Babalara Önemli Uyarılar

Uzmanlar, ailelerin özellikle şu belirtiler konusunda dikkatli olması gerektiğini ifade ediyor:


	Karanlıkta yön bulmakta zorlanma
	Akşam saatlerinde sık düşme veya eşyalara çarpma
	Loş ortamlarda huzursuz ya da tedirgin davranma
	Aydınlıktan karanlığa geçerken uyum süresinin uzaması
	Görsel materyallere çok yakından bakma


Op. Dr. Hüseyin Dundar son olarak şu uyarıda bulunuyor:

“Çocukluk döneminde göz sağlığıyla ilgili bazı belirtiler fark edilmesi güç şekilde ilerleyebilir. Bu nedenle ailelerin çocuklarını dikkatle gözlemlemesi, düzenli kontrolleri aksatmaması ve şüpheli durumlarda uzman değerlendirmesine başvurması önemlidir. Erken farkındalık, çocukların görme sağlığının korunmasına katkı sağlayabilir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/cocugunuz-karanlikta-gormekte-zorlaniyorsa-dikkat-326.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/cocugunuz-karanlikta-gormekte-zorlaniyorsa-dikkat-326.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/cocugunuz-karanlikta-gormekte-zorlaniyorsa-dikkat-326-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/cocugunuz-karanlikta-gormekte-zorlaniyorsa-dikkat-326.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/cocugunuz-karanlikta-gormekte-zorlaniyorsa-dikkat/359536/</link>
			<pubDate>Wed, 13 May 2026 09:03:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Horlama Sağlık Sinyali Olabilir]]></title>
			<description><![CDATA[Gece boyunca ortaya çıkan horlama, çoğu zaman yalnızca sosyal bir problem gibi değerlendirilsede bazı durumlarda uyku kalitesini ve genel sağlığı etkileyebilen önemli bir belirti olarak kabul edilebiliyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Horlama Sağlık Sinyali Olabilir

Özellikle düzensiz yaşam alışkanlıkları, kilo artışı, ekran başında geçirilen uzun süreler ve uyku düzenindeki bozulmalarla birlikte horlama şikayeti 20’li yaşların başında sık görülmeye başladığına dikkat çekiliyor.



Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Muhittin Dadaş, horlamanın tek başına bir hastalık olmadığını ancak bazı durumlarda altta yatan farklı sağlık sorunlarının habercisi olabileceğini belirtiyor.

Modern Yaşam Alışkanlıkları Horlamayı Artırabiliyor

Horlamanın, uyku sırasında üst solunum yolundaki dokuların daralması veya titreşmesi sonucu oluştuğunu belirten Op. Dr. Muhittin Dadaş, son yıllarda yaşam tarzındaki değişimlerin bu tabloyu daha sık hale getirdiğini ifade etti.

Özellikle hareketsiz yaşam, düzensiz uyku saatleri, yoğun stres, fazla kilo ve sigara kullanımının üst solunum yollarını etkileyebildiğini belirten Dadaş, 

“Boyun çevresindeki yağlanma arttığında hava yolu daha kolay daralabilir. Bunun yanında geç saatlerde ağır yemek tüketimi ve yetersiz uyku düzeni de horlamayı artırabilen faktörler arasında yer alıyor” diye konuştu.

Her Horlama Masum Olmayabilir

Horlamanın bazı kişilerde yalnızca basit bir ses problemi olarak görülse de, kimi zaman uyku apnesi gibi önemli tablolarla birlikte ortaya çıkabileceğini söyleyen Op. Dr. Muhittin Dadaş, özellikle nefes durması, ani uyanma hissi ve sabah yorgunluğu gibi belirtilerin dikkate alınması gerektiğini vurguladı.

Gece boyunca nefesin kısa süreli durması ile seyreden uyku apnesi, kişinin uyku kalitesini ciddi şekilde bozabilir. Sabah baş ağrısı, gün içinde uyku hali, konsantrasyon güçlüğü ve dikkat problemleri bu tabloya eşlik edebilir.

Horlamaya Yol Açabilen Nedenler Neler?

Horlamanın ortaya çıkmasında birden fazla etken rol oynayabiliyor. En sık karşılaşılan nedenler:

 


	Burun tıkanıklığı ve deviasyon
	Geniz eti ve bademcik büyümesi
	Fazla kilo ve boyun çevresinde yağlanma
	Sigara ve alkol kullanımı
	Sırtüstü uyuma alışkanlığı
	Alerjik rinit ve kronik sinüzit
	Düzensiz uyku alışkanlıkları


Özellikle kronik burun tıkanıklığı yaşayan bireylerde ağızdan nefes alma alışkanlığı gelişebilir.

Çocuklardaki Horlama Alışkanlığı da Dikkate Alınmalı

Horlama yalnızca yetişkinlerde değil, çocuklarda da görülebiliyor. Çocukluk çağında görülen horlama, geniz eti ve bademcik büyümesi gibi nedenlerle ilişkili olabilir.

Özellikle ağız açık uyuma, sık enfeksiyon geçirme, dikkat dağınıklığı veya huzursuz uyku gibi durumlar eşlik ediyorsa değerlendirme yapılması önemlidir.

Horlamanın nedenine göre farklı yaklaşım seçeneklerinin değerlendirilebildiğini belirten Op. Dr. Muhittin Dadaş, her bireyin ihtiyacının farklı olabileceğini ifade etti.

“Bazı kişilerde yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesi yeterli olabilirken, bazı durumlarda ileri değerlendirme gerekebilir. Burun tıkanıklığı, anatomik problemler veya uyku apnesi gibi durumların erken dönemde fark edilmesi hem uyku kalitesi hem de genel sağlık açısından önem taşıyabilir” dedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/horlama-saglik-sinyali-olabilir-6509.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/horlama-saglik-sinyali-olabilir-6509.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/horlama-saglik-sinyali-olabilir-6509-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/horlama-saglik-sinyali-olabilir-6509.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/horlama-saglik-sinyali-olabilir/359535/</link>
			<pubDate>Wed, 13 May 2026 08:58:33 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Riskli alanlarda toz solumak tehlikeyi artırıyor]]></title>
			<description><![CDATA[Bir yolcu gemisinde tespit edilen ve paniğe neden olan Hantavirüsün, kemirgenler aracılığıyla bulaştığını belirten uzmanlar, dünya genelinde görülebilen bir enfeksiyon olduğunu söylüyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Riskli alanlarda toz solumak tehlikeyi artırıyor! 


En sık bulaş yolu, kemirgen idrarı ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması olduğuna vurgu yapan Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Türkiye dahil Avrupa’da Puumala ve Dobrava-Belgrad virüsleri, Asya’da ise Hantaan virüsü daha çok böbrek tutulumuyla seyreden klinik tablo oluşturur.” dedi. Erken dönemde ateş, kas ağrısı ve sindirim sistemi şikayetleri ile kendini gösterebildiğini aktaran Dr. Mamçu, özellikle riskli alanlarda kemirgen teması ve toz kaldırmaktan kaçınılması gerektiğini vurguladı.


Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, son günlerde tüm dünyada salgın korkusuna neden olan hantavirüsün dünya genelindeki yayılımı, bulaş yolları, risk faktörleri ve korunma yöntemleri hakkında açıklamalarda bulundu.

Hantavirüs enfeksiyonları tüm dünyada görülebilir!

Hantavirüslerin, yıllar içinde birçok ülkede çok sayıda kemirici türünden farklı tiplerde ortaya çıktığını aktaran Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Hantavirüs enfeksiyonları tüm dünyada görülebilir. Yıllık vaka sayısı ortalama 30 bindir.” dedi.

İnsanlarda Renal Sendromla Seyreden Kanamalı Ateş (RSHA) ve Kardiyopulmoner Sendrom (HKPS) şeklinde iki farklı klinik tabloya neden olduğunu kaydeden Dr. Mamçu, ülkemizde şu ana kadar RSHA klinik tablosu izlendiğini dile getirdi. 

Temel bulaş yolu kemirgenlerin idrar ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması!

Hantavirüsünün bulaş yolları hakkında bilgi veren Dr. Mamçu, şunları söyledi:

“Kemirgenlerin idrar ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması temel bulaş yoludur. Bununla birlikte kemirgen idrarıyla kirlenmiş gıdaların tüketilmesi, kemirgen ısırıkları veya çıkarılarının ciltteki açık yaralara temas etmesiyle de bulaş görülebilir. İnsandan insana bulaşma sadece bir tek tür Hantavirüs’te gösterilmiştir.

Kuluçka dönemi 2-4 haftadır. Başlangıçta; ateş, baş ağrısı, şiddetli kas ağrıları, iştahsızlık, bulantı-kusma, ışığa hassasiyet, göz hareketleri ile ağrı ve bulanık görme şikayetleri vardır. Hastalara genellikle bu dönemde tanı konur. Ciltte döküntüler ve idrar miktarında azalma olabilir. Kanama, hastaların yüzde 10’unda görülür. Hantavirüse karşı henüz etkili bir ilaç ya da aşı geliştirilmemiştir. Hastalara destek tedavisi uygulanır. Ölüm oranı yüzde 1’den azdır. Kuzey Amerika’da Sin Nombre Hantavirüsü, Güney Amerika’daysa insandan insana bulaşabilen Andes Hantavirüsü daha çok ağır akciğer tutulumuyla seyreden, daha ölümcül olan bir klinik tabloya neden olur. Türkiye dahil Avrupa’da Puumala ve Dobrava-Belgrad virüsleri, Asya’da ise Hantaan virüsü daha çok böbrek tutulumuyla seyreden klinik tablo oluşturur.”

Virüsün yayılması insan davranışlarına bağlı! 

Hantavirüs hastalığından etkilenen tüm ülkelerde, yıllık vaka sayıları ve etkilenen bölgelerin her yıl değişebildiğine işaret eden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Bu farklılıklar iklim faktörlerine (yağış, sıcaklık), doğal rezervuar olan kemirgen türlerinin coğrafi dağılımına, kemirgen popülasyon dinamiklerine, sosyal gelişmeye ve kemirgen ile insan etkileşimini artıran insan davranışlarına bağlıdır. Farelerin yoğun olduğu havasız ortamlarda enfekte hayvanların salgılarına temas edilmesi veya viral partiküllerin solunması başlıca bulaş yoludur.” dedi.

Hantavirüsü enfeksiyonunda erken teşhisin önemli olduğuna vurgu yapan Dr. Mamçu, “Şüpheli vakalarda gözlerde kızarma, döküntü, sırt ve bel ağrısı, tansiyon düşüklüğü ve bilinç değişikliği durumunda bir sağlık kurumuna başvurulmalıdır. Laboratuvar testleri ve PCR ile kolayca tanı konur.” şeklinde konuştu.

Farelerin bulunabileceği riskli alanlarda toz kaldırılmamalı! 

Korunmanın temel yolunun ise kemirgenlerle teması önlemek, hastalığın bulaşında rol alan farelerin evlerden ve insanlardan uzak tutulmasını sağlamak olduğuna dikkat çeken Dr. Dilek Leyla Mamçu sözlerini şöyle tamamladı:

“Ev içinde farelerin bulunması açısından çatı katı, bodrum, kiler, odunluk ve ahır gibi riskli alanların temizliğinden önce yarım saat ortamın havalandırılması, özellikle süpürme gibi toz kaldıracak yöntemlerden kaçınılması önemlidir. Toz kaldıracak işlemler öncesinde ıslatma, maske takılması, süpürme yerine mümkünse çamaşır suyu ile ıslatılmış bezle silme veya yıkama önerilir.

Genel olarak el temizliğine dikkat edilmeli, canlı veya ölü farelere çıplak elle dokunulmamalı, dokunulduğu takdirde eller bol sabunlu su ile yıkanmalı, tuvaletlerde lağım farelerinin evlere ulaşmasını engelleyecek şekilde tek yönlü tuvalet kapağı kullanımı yaygınlaştırılmalı.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/riskli-alanlarda-toz-solumak-tehlikeyi-artiriyor-7361.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/riskli-alanlarda-toz-solumak-tehlikeyi-artiriyor-7361.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/riskli-alanlarda-toz-solumak-tehlikeyi-artiriyor-7361-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/riskli-alanlarda-toz-solumak-tehlikeyi-artiriyor-7361.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/riskli-alanlarda-toz-solumak-tehlikeyi-artiriyor/359531/</link>
			<pubDate>Tue, 12 May 2026 18:33:36 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Psikologlar görünmeyen dengeyi kuruyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Psikologların yalnızca sorun çözmediğini belirten uzmanlar, bireyin içsel kaynaklarını fark etmesine ve yaşam kalitesini artırmasına destek olduklarını söylüyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Psikologlar görünmeyen dengeyi kuruyor!

 


Ruh sağlığının bedensel, zihinsel ve sosyal boyutlarıyla bütüncül bir yapı olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikoloğun temel rolü, bireyin düşünce, duygu ve davranış süreçlerini bilimsel yöntemlerle değerlendirerek ruh sağlığını korumak, geliştirmek ve bozulduğunda yeniden yapılandırmaktır.” dedi. Psikolojik desteğin sadece kriz anlarında değil, kendini tanıma ve yaşamı güçlendirme sürecinde de önemli olduğuna dikkat çeken Taşkın, psikoloğa gitmenin bir ‘son çare’ değil, farkındalık ve kendine yatırım süreci olduğunu vurguladı.


Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, 10 Mayıs Psikologlar Günü kapsamında psikologların ruh sağlığını koruma, iyileştirme ve güçlendirme sürecindeki rolünden bahsetti.

Psikologlar yalnızca sorun çözmüyor!

Sağlığın yalnızca bedensel iyilik hali değil zihinsel, duygusal ve sosyal boyutlarıyla bir bütün olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikologlar tam da bu bütünlüğün görünmeyen ama belirleyici kısmında çalışır.” dedi.

Psikoloğun sağlık sistemi içindeki temel rolünü açıklayan Taşkın, “Psikoloğun temel rolü, bireyin düşünce, duygu ve davranış süreçlerini bilimsel yöntemlerle değerlendirerek ruh sağlığını korumak, geliştirmek ve bozulduğunda yeniden yapılandırmaktır. Biz yalnızca ‘sorun çözmeyiz’ aynı zamanda kişinin içsel kaynaklarını fark etmesine ve daha işlevsel bir yaşam kurmasına eşlik ederiz.” diye konuştu.

Ekip çalışması, tedavi etkinliğini doğrudan artırıyor!

Ruh sağlığı alanının doğası gereği multidisipliner bir yapıya sahip olduğunu ifade eden Özgenur Taşkın, “Psikiyatristler medikal değerlendirme ve gerektiğinde farmakolojik tedavi yürütürken, psikologlar psikoterapi ve psikolojik değerlendirme süreçlerini üstlenir. Gerektiğinde hekimler, sosyal hizmet uzmanları, fizyoterapistler gibi diğer profesyonellerle iş birliği yaparak kişiye bütüncül bir bakım sunulur. Bu ekip çalışması, tedavi etkinliğini doğrudan artırır.” dedi.

Psikolojik değerlendirme sürecinin işleyişine değinen Taşkın, “Klinik görüşme, gözlem ve bilimsel geçerliliği olan testlerin birlikte kullanıldığı sistematik bir süreçtir. Amaç sadece tanı koymak değil; bireyin güçlü yönlerini, zorlanma alanlarını ve ihtiyaçlarını anlamaktır. Bu süreç kişiye özel bir yol haritası oluşturmanın temelidir.” açıklamasını yaptı.

Psikoloğa gitmek ‘son çare’ değil, farkındalık ve kendine yatırım süreci! 

Bilinenin aksine psikoloğa gitmek için ‘çok ciddi bir sorun’ olması gerekmediğine dikkat çeken Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikoloğa gitmek bir ‘son çare’ değil, bir farkındalık ve kendine yatırım sürecidir. İnsanlar yalnızca kriz anlarında değil kendilerini daha iyi tanımak, ilişkilerini güçlendirmek veya yaşam kalitelerini artırmak için de psikolojik destek alabilir.” dedi.

Psikologlara dair toplumda hala yanlış inanışlar olduğunu kaydeden Taşkın, şunları söyledi:

“En sık karşılaştığımız yanlış inanışlardan biri, psikoloğun ‘akıl okuduğu’ ya da ‘sadece nasihat verdiği’ düşüncesidir. Oysa psikologlar bilimsel yöntemlerle çalışır ve danışanın aktif katılımını esas alır. Bir diğer yanlış inanış da psikoloğa gitmenin ‘zayıflık’ göstergesi olduğudur. Gerçekte bu, kişinin kendine karşı sorumluluk alabilme kapasitesinin bir göstergesidir.”

Psikolojik destek tedaviye uyumu arttırıyor ve iyileşme sürecini hızlandırıyor!

Günümüzde stres, kaygı, depresyon ve tükenmişlik gibi ruhsal sorunlar giderek yaygınlaştığına işaret eden Taşkın, “Bunun yanı sıra kronik hastalıklarla yaşayan bireylerin psikolojik yükü de artıyor. Psikologlar bu noktada hem önleyici hem de iyileştirici rol üstlenerek sağlık sisteminin sürdürülebilirliğine katkı sağlıyor.” dedi.

Psikolojik durumun, fiziksel iyileşme sürecini de doğrudan etkilediğini aktaran Taşkın, “Örneğin kaygı ve depresyon, tedaviye uyumu düşürebilir stres ise bağışıklık sistemini zayıflatabilir. Psikolojik destek alan bireylerde tedaviye uyumun arttığını, yaşam kalitesinin yükseldiğini ve iyileşme sürecinin daha sağlıklı ilerlediğini görüyoruz.” şeklinde konuştu.

Destek ihtiyacını fark etmek psikolojik dayanıklılığın ilk adımı!

Psikoloğu, ‘bireyin iç dünyasını anlamlandırmasına yardımcı olarak ruhsal dengeyi kuran ve bu denge üzerinden genel sağlığı destekleyen profesyonel’ olarak tanımlayan Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Ruh sağlığı, ertelenebilecek bir alan değil; yaşam kalitesinin temelidir. Destek almak bir ihtiyaçtır ve bu ihtiyacı fark etmek güçsüzlük değil, psikolojik dayanıklılığın ilk adımıdır.” diyerek sözlerini tamamladı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/psikologlar-gorunmeyen-dengeyi-kuruyor-3785.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/psikologlar-gorunmeyen-dengeyi-kuruyor-3785.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/psikologlar-gorunmeyen-dengeyi-kuruyor-3785-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/psikologlar-gorunmeyen-dengeyi-kuruyor-3785.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/psikologlar-gorunmeyen-dengeyi-kuruyor/359520/</link>
			<pubDate>Sun, 10 May 2026 11:06:39 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yaz aylarında cilt kanserine karşı 8 önlem]]></title>
			<description><![CDATA[Yaz aylarının yaklaşmasıyla birlikte güneşe maruz kalma süresi artarken, cilt sağlığını korumak daha da önem kazanıyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yaz aylarında cilt kanserine karşı 8 önlem

 

1–31 Mayıs Cilt Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında ultraviyole (UV) ışınlarının cilt kanseri gelişimindeki rolüne dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Uzun süreli ve kontrolsüz güneş maruziyeti cilt hücrelerinde hasara yol açarak kanser gelişimini tetikleyebilir. Bu nedenle güneş ışınlarından doğru zamanda ve doğru şekilde yararlanmak, ayrıca ciltteki değişimleri dikkatle izlemek çok kıymetli” dedi.

 

Ciltte oluşan yeni lezyonlar ya da mevcut benlerde şekil, renk ve boyut değişikliklerinin dikkate alınması gerektiğini söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Özellikle büyüyen, düzensizleşen, renk değişikliği gösteren veya kanama eğilimi olan oluşumların gecikmeden değerlendirilmesi gerekir. Asimetri, kenar düzensizliği ve hızlı büyüme gibi belirtiler kanserin erken sinyalleri arasında yer alabilir. Bu dönemde fark edilen vakalarda tedavi başarısı oldukça yüksekken, ihmal edilen durumlarda hastalık ilerleyerek farklı dokulara yayılabilir. Bu noktada kişilerin kendi ciltlerini düzenli olarak gözlemlemesi ve fark ettikleri değişiklikleri önemseyerek gecikmeden bir sağlık merkezine başvurması kritik” dedi.

 

Deodoranttan değil merdiven altı üretimden korkulmalı

Cilt kanseri denince bir diğer merak edilen konunun parfüm ya da parfümlü ürünlerin kullanımı olduğunu açıklayan Yıldırım, “Bu ürünlerin kullanımı ile kanser riskinde artışa dair bilimsel bir kanıt bulunmuyor. Parfümler, deodorantlar ve banyo ürünleri gibi pek çok üründe kullanılan kokular, farklı kimyasal bileşenlerden oluşsa da bu içerikler dünya çapındaki denetleyici kurumlar tarafından inceleniyor ve güvenlik açısından değerlendiriliyor. Bu nedenle uygun koşullarda üretilmiş, dermatolojik testlerden geçmiş ve sağlık otoritelerince onaylanmış ürünlerin kullanımında bir sakınca yok. Ancak merdiven altı üretilen sahte parfüm ve deodorantlarda toksik maddeler bulunabileceği için bu tür ürünlere karşı dikkatli olunmalı” dedi.

 

Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Tıbbı Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım yaz aylarında cilt kanserinden korunmak için dikkat edilmesi gereken 8 maddeden bahsetti:

 


	Güneş ışınlarının yoğun olduğu saatlerde (10.00–16.00) dışarı çıkmaktan kaçınmalı, gerekiyorsa gölgede kalınmalı. 
	Cilt kanserleri en sık yüz, kulak, burun ve alın bölgesinde görüldüğü için geniş kenarlı şapka kullanılmalı. 
	UVA ve UVB korumalı uygun bir güneş gözlüğü tercih edilmeli. 
	En az SPF 30 içeren güneş koruyucu kremler, dışarı çıkmadan 20-30 dakika önce sürülmeli ve gün içinde yenilenmeli. 
	Açık renkli, uzun kollu ve sık dokumalı giysiler tercih edilerek cilt fiziksel olarak korunmalı. 
	Solaryum gibi yapay bronzlaşma yöntemlerinden kaçınılmalı, bronzlaşmanın bir cilt hasarı olduğu unutulmamalı. 
	Benlerde şekil, renk veya boyut değişikliği fark edildiğinde vakit kaybetmeden bir uzman görüşü alınmalı. 
	Erken yaş maruziyeti cilt kanseri riskini artırabileceği için çocukluk ve gençlik döneminde güneş yanıklarına karşı özellikle dikkatli olunmalı.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/yaz-aylarinda-cilt-kanserine-karsi-8-onlem-7055.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/yaz-aylarinda-cilt-kanserine-karsi-8-onlem-7055.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/yaz-aylarinda-cilt-kanserine-karsi-8-onlem-7055-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/yaz-aylarinda-cilt-kanserine-karsi-8-onlem-7055.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/yaz-aylarinda-cilt-kanserine-karsi-8-onlem/359513/</link>
			<pubDate>Fri, 08 May 2026 18:45:08 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[“İnme Tedavi Edilebilir Bir Sağlık Sorunudur”]]></title>
			<description><![CDATA[10 Mayıs İnme Farkındalığı Günü’nde “İnmede Çare Erken Müdahale” Mesajıyla Dikkat Çekildi]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[“İnme Tedavi Edilebilir Bir Sağlık Sorunudur”

 

İnme, dünya genelinde ölüm ve kalıcı engellilik nedenleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği, 10 Mayıs İnme Farkındalığı Günü’nde “İnmede Çare Erken Müdahale” kampanyası ile inmenin önlenebilir ve tedavi edilebilir bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çekiyor. Boehringer Ingelheim Türkiye’nin koşulsuz desteğiyle hayata geçirilen kampanya ile yüzde kayma, kolda güçsüzlük, konuşmada bozukluk gibi belirtilerin ihmal edilmemesi ve vakit kaybetmeden müdahale edilmesinin hayati önem taşıdığı vurgulanıyor.

 

İnme, beynin bir kısmına giden kan akışının aniden kesilmesi ya da beyin damarlarında kanama meydana gelmesi sonucu ortaya çıkan ciddi bir nörolojik sağlık sorunudur. Halk arasında “beyin felci” olarak da bilinen inme, dünya genelinde ölüme sebebiyet veren ikinci ve yetişkin yaşta kalıcı engelliliğe sebebiyet veren hastalıklar arasında birinci sırada yer alıyor.

 

Her yıl milyonlarca insanı etkileyen inme, yalnızca ileri yaş grubunun değil; genç ve aktif bireylerin de karşı karşıya kalabileceği önemli bir sağlık riski olarak öne çıkıyor.

İnme günlük yaşamın akışını değiştirebilir

İnme, yalnızca hareket kaybı ya da konuşma bozukluğu ile sınırlı kalmıyor. Beyinden vücuda ve vücuttan beyne iletilen sinyallerde oluşan kesinti; hareket, konuşma, düşünme, algılama, duygular, davranışlar ve günlük yaşam üzerinde çok yönlü etkilere yol açabiliyor.

 

İnme sonrasında dikkat, hafıza, problem çözme ve algılama gibi bilişsel işlevlerde bozulmalar görülebiliyor. Kişinin kendini ifade etme biçimi, iletişimi, duygusal tepkileri ve davranışları değişebiliyor. Bu nedenle inme, yalnızca fiziksel değil; bilişsel, psikolojik ve sosyal yönleriyle de ele alınması gereken çok katmanlı bir süreç olarak değerlendiriliyor.

Erken müdahale hayat kurtarıyor

İnmede zaman, tedavi başarısını belirleyen en kritik faktörlerden biri olarak öne çıkıyor. Beyin hücreleri, kan akışının kesilmesinden kısa süre sonra zarar görmeye başlıyor. Bu nedenle belirtilerin fark edildiği anda vakit kaybetmeden acil yardım çağrılması hayati önem taşıyor.

 

Ani gelişen belirtilerin inmenin erken sinyalleri olabileceğini vurgulayan Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Semih Giray; “İnmenin en yaygın belirtilerinden olan yüzde kayma, kolda güçsüzlük ve konuşma bozukluğunun ihmal edilmemesi, inme belirtisi olabileceği düşünülerek dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Bunun yanı sıra ani görme kaybı, şiddetli baş ağrısı, baş dönmesi ve denge kaybı gibi belirtiler de inme işareti olabilir. İnmede zaman ise en kritik faktördür; her bir dakikada 1,9 milyon beyin hücresi zarar görmektedir. Bu belirtiler görüldüğünde zaman kaybetmeden 112 Acil’in aranması hayati önem taşıyor” diyor.

“İnme her yaşta görülebilir”

Prof. Dr. Giray, inmenin yalnızca ileri yaş hastalığı olarak görülmesinin yanlış olduğuna dikkat çekerek şunları söylüyor:

 

“Toplumda inmenin yalnızca ileri yaşta görüldüğü düşünülüyor. Oysa tüm inmelerin önemli bir bölümü kendini sağlıklı hisseden 18-65 yaş arasındaki bireylerde ortaya çıkıyor. Bu nedenle risk faktörlerinin bilinmesi, belirtilerin tanınması ve hızlı hareket edilmesi büyük önem taşıyor. Biz de “İnmede Çare Erken Müdahale” kampanyamızla inmenin önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık olduğuna dikkat çekiyor; belirtileri tanımanın, zaman kaybetmeden acil yardım çağırmanın ve inme sonrası iyileşme sürecini bütüncül yaklaşımla desteklemenin önemini vurguluyoruz.”

“Farkındalık, müdahalenin ilk adımıdır”

Boehringer Ingelheim Türkiye Genel Müdürü ve İnsan Sağlığı Direktörü Okan Güner ise kampanyanın önemine; “İnmede erken müdahale, hastanın yaşam kalitesi üzerinde belirleyici bir rol oynuyor. Ancak erken müdahalenin gerçekleşebilmesi için toplumun belirtileri doğru tanıması gerekiyor. ‘İnmede Çare Erken Müdahale’ kampanyasıyla, yorgunluk, denge kaybı veya konuşma güçlüğü gibi sıklıkla göz ardı edilen belirtilerin aslında ciddi bir sağlık sorununun habercisi olabileceğine dikkat çekmek istiyoruz. Farkındalık arttıkça, daha fazla hayatın kurtarılabileceğine inanıyoruz” sözleriyle dikkat çekiyor.

İnme büyük ölçüde önlenebilir

Uzmanlara göre inmelerin önemli bir bölümü kontrol edilebilir risk faktörleriyle ilişkili görülüyor. Sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesi, inme riskini önemli ölçüde azaltabiliyor. Düzenli egzersiz yapmak, dengeli ve sağlıklı beslenmek, yüksek tansiyon, diyabet ve kolesterol gibi hastalıkları kontrol altında tutmak, sigara ve aşırı alkol tüketiminden kaçınmak, düzenli uykuya ve stres yönetimine önem vermek inmeden korunmada kritik rol oynuyor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/inme-tedavi-edilebilir-bir-saglik-sorunudur-3217.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/inme-tedavi-edilebilir-bir-saglik-sorunudur-3217.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/inme-tedavi-edilebilir-bir-saglik-sorunudur-3217-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/inme-tedavi-edilebilir-bir-saglik-sorunudur-3217.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/inme-tedavi-edilebilir-bir-saglik-sorunudur/359507/</link>
			<pubDate>Fri, 08 May 2026 17:08:20 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İdrar kaçırma kadınlarda daha yaygın görülüyor]]></title>
			<description><![CDATA[İdrar kaçırma, birçok kişinin konuşmaktan çekindiği ancak toplumda oldukça yaygın görülen bir sağlık sorunu. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İdrar kaçırma kadınlarda daha yaygın görülüyor

 

İdrar kaçırma, birçok kişinin konuşmaktan çekindiği ancak toplumda oldukça yaygın görülen bir sağlık sorunu. Şikâyetlerle yaşamaya devam etmek yerine altta yatan nedeni araştırmanın önemine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “İdrar kaçırma kader değil, çözülebilir bir sağlık problemi. Günümüzde uygulanan modern tedavi yöntemleri sayesinde büyük ölçüde kontrol altına alınabiliyor ve hastaların yaşam kalitesi belirgin şekilde artıyor” dedi.

 

İdrar kaçırma, tıbbi adıyla üriner inkontinans, kişinin istemi dışında idrarını tutamaması durumudur. Günlük yaşamı etkileyen, giderek artan ya da ani başlayan kaçırma şikâyetlerine eşlik eden belirtilerin de dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “Gece sık idrara kalkma, idrar yaparken yanma veya idrarda kan görülmesi önemli uyarı işaretleri olabilir” dedi. Sorunun özellikle kadınlarda ve ileri yaşlarda daha sık görüldüğünü belirten Allahverdiyev, “Kadınların yaklaşık yüzde 25 ila 50’si hayatlarının bir döneminde bu problemle karşılaşıyor. Erkeklerde ise görülme sıklığı yaşla birlikte artıyor ve özellikle 65 yaş üzeri bireylerde yaşam kalitesi belirgin şekilde etkilenebiliyor. Bu nedenle belirtiler fark edildiğinde gecikmeden bir uzmana başvurmak büyük önem taşıyor” şeklinde konuştu.

İdrar tutar gibi kasları 3-5 saniye sıkmak pelvik tabanı güçlendiriyor 

İdrar kaçırmanın gelişiminde birçok faktörün rol oynadığını belirten Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “Kadınlarda gebelik ve doğum pelvik taban kaslarını zayıflatabilir, menopoz dönemindeki hormonal değişiklikler ise mesane kontrolünü olumsuz etkileyebilir. Erkeklerde ise en sık neden prostat büyümesine bağlı mesane çıkış problemleridir. Bunların yanı sıra idrar yolu enfeksiyonları, aşırı aktif mesane, sinir sistemi hastalıkları, obezite, kronik öksürük, kabızlık ve bazı ilaçlar da idrar kaçırmayı tetikleyebilir. Tamamen önlenmesi her zaman mümkün olmasa da bazı yaşam tarzı değişiklikleriyle şikayetlerin ilerlemesi yavaşlatılabilir. Pelvik taban kaslarını güçlendiren Kegel egzersizleri (İdrarı tutmayı sağlayan kasları sıkıp gevşetmeye dayanan egzersizler) yapmak, ideal kiloyu korumak, aşırı kafein tüketiminden kaçınmak ve düzenli tuvalet alışkanlığı edinmek bu süreçte önemli rol oynar. Ayrıca kabızlığın önlenmesi ve sigaranın bırakılması da mesane sağlığını destekleyen temel adımlar arasında yer alır” dedi. 

İdrar kaçırma en sık öksürme, hapşırma veya egzersiz sırasında görülür

İdrar kaçırmanın farklı tipleri olduğunu vurgulayan Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “En sık karşılaşılan tiplerden biri stres tipi idrar kaçırmadır. Bu durumda öksürme, hapşırma veya egzersiz sırasında pelvik taban kaslarının zayıflığına bağlı kaçırma görülür ve özellikle kadınlarda daha yaygındır. Sıkışma (urge) tipinde ani ve güçlü idrar yapma isteği ön plandadır; hastalar çoğu zaman tuvalete yetişemeden kaçırma yaşayabilir. Bazı hastalarda her iki tip bir arada bulunur; bu durum mikst tip olarak adlandırılır ve özellikle kadınlarda ve menopoz döneminde daha sık görülür. Taşma (overflow) tipi idrar kaçırmada mesanenin yeterince boşalamaması sonucu damla damla kaçırma olur ve sıklıkla prostat büyümesi gibi idrar akımını engelleyen durumlarla ilişkilidir. Fonksiyonel idrar kaçırmada kişi fiziksel veya bilişsel nedenlerle tuvalete zamanında ulaşamaz. Nörojenik hastalıklarda (felç, Parkinson hastalığı, multipl skleroz vb.) ise mesane ve sfinkter fonksiyonlarının bozulmasına bağlı olarak hastada urge veya taşma tipi kaçırma gelişebilir. Fistül varlığında (idrar yolu ile vajina arasında anormal bağlantı) idrar sürekli ve kontrolsüz şekilde akar; bu durum genellikle doğum travmaları, cerrahiler veya radyoterapi sonrası görülür” açıklamasında bulundu.

Çok çeşitli tedavi seçenekleri mevcut

Tedavinin, şikâyetin tipine ve altta yatan nedene göre kişiye özel planlanması gerektiğine değinen Allahverdiyev, “İlk aşamada yaşam tarzı değişiklikleri ve pelvik taban egzersizleri önerilir. Sıkışma tipinde ilaç tedavileriyle mesane kontrolü sağlanabilir. Daha ileri durumlarda ise cerrahi ve girişimsel yöntemler devreye girer. Kadınlarda askı ameliyatları ve botulinum toksin uygulamaları, erkeklerde prostat tedavileri ve sinir stimülasyonu gibi yöntemlerle başarılı sonuçlar elde edilebilir. Kadınlarda sık uygulanan pubovajinal sling ameliyatında ise kişinin kendi dokusuyla idrar torbasına destek verilerek özellikle öksürme ve hapşırma sırasında yaşanan kaçırma kontrol altına alınır” bilgilerini verdi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/idrar-kacirma-kadinlarda-daha-yaygin-goruluyor-2541.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/idrar-kacirma-kadinlarda-daha-yaygin-goruluyor-2541.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/idrar-kacirma-kadinlarda-daha-yaygin-goruluyor-2541-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/idrar-kacirma-kadinlarda-daha-yaygin-goruluyor-2541.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/idrar-kacirma-kadinlarda-daha-yaygin-goruluyor/359504/</link>
			<pubDate>Wed, 06 May 2026 10:53:47 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Hareketsizlik yılda 3,2 milyon ölüme neden oluyor]]></title>
			<description><![CDATA[Prof. Dr. Semih Akı, “Hareketli bir yaşam tarzını benimsemek, yalnızca yaşam kalitesini artırmakla kalmıyor, aynı zamanda yaşam süresine de doğrudan katkı sağlıyor” açıklamasında bulundu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Hareketsizlik yılda 3,2 milyon ölüme neden oluyor

 


Düzenli fiziksel aktivitenin sağlıklı yaşam üzerindeki etkileri artık tartışmasız bir gerçek. Haftada en az 150 dakika orta tempolu yürüyüş yapan bireylerde erken ölüm riskinin yaklaşık yüzde 30 ila 40 oranında azaldığından bahseden Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Semih Akı, “Hareketli bir yaşam tarzını benimsemek, yalnızca yaşam kalitesini artırmakla kalmıyor, aynı zamanda yaşam süresine de doğrudan katkı sağlıyor” açıklamasında bulundu.


Fiziksel hareketsizlik, dünya genelinde bulaşıcı olmayan hastalıklar açısından en önemli risk faktörleri arasında dördüncü sırada yer alıyor. Yılda 3,2 ila 5 milyon ölüme neden olduğu tahmin ediliyor diyen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Semih Akı, “Haftada 1000–2000 kilokalori enerji harcamasına denk gelen 3 ila 5 saatlik tempolu egzersizin ölüm oranlarını belirgin şekilde azalttığını biliyoruz. Buna rağmen yetişkinlerin yüzde 27,5’i haftada en az 150 dakika orta şiddette fiziksel aktivite hedefini karşılayamıyor. İstanbul’da 2023 yılında yapılan bir araştırma da benzer bir tabloyu ortaya koyuyor; haftada 150 dakikanın üzerinde fiziksel aktivite yapanların oranı yalnızca yüzde 38,7’de kalırken, yaklaşık yüzde 61,3’lük bir kesim önerilen seviyenin altında kalıyor” bilgilerini verdi.

Bahçe işleri saatte 180-360 kalori yakıyor

Hareketsizliğin olumsuz etkilerini azaltmak için ev ortamında uygulanabilecek basit adımların etkili bir başlangıç olduğuna parmak basan Akı, “Gün içerisinde kısa süreli esneme hareketlerine yer vermek, belirli aralıklarla ayağa kalkarak hareket etmek ya da asansör yerine merdivenleri tercih etmek küçük ama önemli değişiklikler arasında sayılabilir” dedi.

Fiziksel aktivite düzeyini değerlendirmede kullanılan MET kavramından bahseden Akı, “MET, vücudun dinlenme halindeki enerji tüketimini temel alır. Orta şiddetteki aktiviteler genellikle 3 ile 6 MET aralığında sınıflandırılır. Bu çerçevede tempolu yürüyüş, saatte yaklaşık 3–6 MET’e, yani 180–360 kilokalori enerji harcamasına karşılık gelirken merdiven çıkma ve bahçe işleri de benzer düzeyde enerji tüketimi sağlar. Kas gruplarını hedef alan kuvvetlendirme egzersizlerinde MET değeri değişkenlik gösterebilse de bu tür çalışmaların haftada en az iki gün yapılması kıymetli” dedi.

Uzun süre oturmak boyun ağrısını artırıyor

Özellikle ofis çalışanlarında boyun ağrısının oldukça yaygın görüldüğüne dikkat çeken Akı, “Veriler, çalışanların yaklaşık yüzde 42 ila 63’ünün yılda en az bir kez bu şikâyeti yaşadığını ortaya koyuyor. Yapılan bir araştırmada bu oran kadınlarda yüzde 45,5 olarak belirlenirken, çeşitli risk faktörlerinin etkisiyle kadınların boyun ağrısı geliştirme olasılığının erkeklere kıyasla yaklaşık iki kat daha yüksek olduğu görülüyor. Uzun süre aynı pozisyonda oturmak, boyun bölgesine binen yükü artırarak ağrı şikâyetlerini artırabiliyor. Düzenli fiziksel aktivite ise bu riski azaltmada önemli bir paya sahip. Bu nedenle gün içinde verilen kısa hareket molaları ve basit egzersizler, altta yatan başka bir sağlık sorunu yoksa şikâyetlerin hafiflemesine katkı sağlayabilir” dedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/hareketsizlik-yilda-3-2-milyon-olume-neden-oluyor-8135.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/hareketsizlik-yilda-3-2-milyon-olume-neden-oluyor-8135.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/hareketsizlik-yilda-3-2-milyon-olume-neden-oluyor-8135-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/hareketsizlik-yilda-3-2-milyon-olume-neden-oluyor-8135.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/hareketsizlik-yilda-3-2-milyon-olume-neden-oluyor/359503/</link>
			<pubDate>Wed, 06 May 2026 10:51:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Cinsiyete göre beslenme olur mu? Riskli gıda trendlerine dikkat]]></title>
			<description><![CDATA[Sağlıklı yaşam arayışında, istemeden de olsa bir hedef haline gelebiliriz. Günümüzde pek çok takviye kadın ve erkeğe ayrı ayrı faydalar vaad ediyor. Peki bunların ne kadarı vaad ettiği faydayı karşılıyor ya da vücudumuz için gerekli? ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Cinsiyete göre beslenme olur mu? Riskli gıda trendlerine dikkat

 

 

 

Beslenmede önemli pek çok faktörü göz ardı ederek, yalnızca cinsiyete göre beslenme önerilerine uymak ne kadar doğru? Bu soruları; kadın ve erkeğin biyolojik ve fizyolojik ihtiyaçlarının genel sağlık durumuna göre farklılık gösterdiğine dikkat çekerek yanıtlayan Acıbadem Life’tan Uzman Diyetisyen Kumsal Kurucu, “cinsiyetlendirilmiş alışkanlıklara” doğru sürüklendiğimizi belirtiyor. Her bireyin yaşam tarzı, alışkanlıkları gibi yaşadığı çevrenin de bireyin sağlığına yön verdiğini söyleyen Kurucu, riskli gıda trendlerine karşı uyarıda bulunuyor. 

MENOPOZ, KOLAJEN VE “MUCİZE” VAATLERİ

Menopozla birlikte östrojenin azalması, kardiyovasküler risklerin artması ve ciltte elastikiyet kaybı gibi doğal süreçler kadınları çözüm arayışına yönlendiriyor. Bu noktada piyasaya sürülen kolajen takviyeleri ve östrojen içerikli ürünler, “genç kalma” ve “sağlıklı yaş alma” vaatleriyle pazarlanıyor. Oysa tek bir mucize ürünle sağlığı korumanın mümkün olmadığını belirten Diyetisyen Kumsal Kurucu, “Ayak tırnaklarımızdan, saç telimize kadar bir bütünüz. Sağlık parametrelerinde her halka birbiriyle iç içe, bütün halinde! Tek bir şeyden mucize etki bekleyip geri kalanını arka plana atmamalısınız. Menopoz sonrası kadınlara, omega-3 yağ asitleri, sebze, şeker oranı düşük mor renkli meyveler, antioksidanlar ve fitoöstrojenlerden zengin bir beslenme önerisi sunulur. Ek olarak, omega-3 balık yağı, magnezyum ve koenzim Q10 gibi takviyeler tıbbi gözetim altında verilebilmektedir” diyor. 

TEKNOLOJİ ALGORİTMALARI KADINLARIN SÖZDE İHTİYAÇLARINA OYNUYOR!

Kadınların öncelik verdiği sağlık faydaları, fizyolojik ihtiyaçlar ve toplumsal baskıların birleşiminden oluşuyor. Teknolojik cihazların algoritmaları da bu eğilimleri algıladığında, kadınların karşısına sürekli olarak hormonal dengeyi, cilt sağlığını veya menopoz semptomlarını iyileştirdiğini iddia eden ürünler çıkıyor. Bu ürünler, sosyal medya ve reklamlarla çoğunlukla bir ‘ihtiyaç’ olarak tanıtılıyor ve kadınlara yönelik mesajlarla öne çıkarılıyor. Kadınlar için hormon döngülerini destekleyen beslenme stratejilerinin önem taşıdığını belirten Acıbadem Life Uzman Diyetisyen Kumsal Kurucu, “Magnezyum ve B6 vitamini, kasları gevşeterek ve nörotransmitter işlevini destekleyerek PMS semptomlarını azaltmada özellikle etkilidir. Bununla birlikte Omega-3 yağ asitleri, iltihabı yönetmeye ve hormon üretimini desteklemeye yardımcı olur ve bunları tüm yaşam evrelerinde olmazsa olmaz hale getirir. Hormonal dalgalanmaları ve menopoz geçişlerini yönetmek için bütüncül ve fonksiyonel tıp bakış açısıyla, bu gıdalardan çok daha öte bir yolculuk var. Bu nedenle sağlık yönetiminizi sosyal medyadan gördüklerinizle, influencer ürünleri ile değil sağlık uzmanı ile yapmalısınız.  Mesela östrojen bandı gerekli mi, ne gibi riskleri var? Hekiminizle konuşmalısınız” diyor. 

ERKEKLER “KAS” ODAKLI!

“Kas kütlesi artırma ve hızlı toparlanma hedefi, erkekleri protein tozları ve performans artırıcı takviyelere yönlendiriyor. Sosyal medya ve reklamlar da bu ürünleri ‘olmazsa olmaz’ olarak gösteriyor. Antrenman sıklığı, yoğunluğu ve bireysel sağlık durumu dikkate alınmadan kontrolsüz kullanılan takviyelerin ciddi sağlık riskleri doğurabildiğini söyleyen Uzman Diyetisyen Kumsal Kurucu, “Özellikle testosteron artırıcı ürünlerin bilinçsiz tüketimi hormon dengesini bozabilirken, doğal yöntemler ve dengeli beslenme, güvenli ve etkili bir alternatif olarak öne çıkıyor. Oysa yağsız etler, yumurtalar, kinoa, tofu, tempeh ve mercimek gibi gıdalar, erkekler için mükemmel protein kaynakları! Testosteron artıcı doğal yöntemlerle oldukça mevcut ve başarılı sonuçlar alıyoruz. İlaçlar, kontrolsüz takviyeler kullanıp sağlığınızı riske etmek yerine doğal yollara başvurmalısınız” diyor. 

RİSKLİ GIDA TRENDLERİ SAĞLIĞINIZI BOZABİLİR

Dönemsel gıda trendleriyle birlikte tek bir besine ya da takviyeye aşırı yüklenme eğiliminin ciddi dengesizliklere yol açtığını belirten Acıbadem Life Uzman Diyetisyen Kumsal Kurucu, “Sosyal medyada popülerleşen ürünler, kontrolsüz kullanımın önünü açıyor. Mucize etkiler beklemek yerine dengeli ve doğal beslenmeye odaklanılması gerekiyor. Örneğin kolajen patlaması yaşanırken, bu ihtiyacın ilikli kemik suyu gibi doğal kaynaklarla karşılanması çok daha güvenli bir yaklaşım. Prolin, glisin, hiyaluronik asit ve glukozamin gibi damar sağlığını ve doku esnekliğini destekleyen bileşenler içeren bu besin, bütüncül bir yaklaşımın parçası olabilir. Yine doğum ve menopoz sonrası dönemlerde de kalsiyum, D vitamini ve magnezyum gibi temel besin öğelerinin kişiye özel bir planlama ile hekim gözetiminde alınması gerekir. Yine ihtiyaçların da dönemsel olarak değişebileceği unutulmamalıdır” uyarısında bulunuyor. 

KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ DİYET VE TAKVİYE PLANLARI

Günümüzde kadın ve erkeğin cinsiyetlendirilmiş alışkanlıklara doğru sürüklendiğini belirten Acıbadem Life Uzman Diyetisyen Kumsal Kurucu, “Fizyolojik, biyolojik ihtiyaçlar çerçevesinde kişiye özel bir beslenme planı olması gerektiğini, kadınların arzuladığı sağlık faydalarının erkeklerden daha fazla olduğunu çok net görüyoruz. Ancak ihtiyaçların cinsiyet, yaş, genel sağlık durumu ve yaşam evresine göre değiştiği unutulmamalı. Bu nedenle sağlık hedeflerinize uygun, kişiselleştirilmiş diyet ve takviye planları ile uyum içerisinde olun. Trendlere kendinizi kaptırıp genel sağlık kontrollerinizi aksatmayın” diyor. 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/cinsiyete-gore-beslenme-olur-mu-riskli-gida-trendlerine-dikkat-9356.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/cinsiyete-gore-beslenme-olur-mu-riskli-gida-trendlerine-dikkat-9356.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/cinsiyete-gore-beslenme-olur-mu-riskli-gida-trendlerine-dikkat-9356-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/cinsiyete-gore-beslenme-olur-mu-riskli-gida-trendlerine-dikkat-9356.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/cinsiyete-gore-beslenme-olur-mu-riskli-gida-trendlerine-dikkat/359501/</link>
			<pubDate>Wed, 06 May 2026 10:28:43 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocuklarda Geçmeyen Öksürüğe Dikkat!]]></title>
			<description><![CDATA[Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Sedat Bayrakçı, çocuklarda uzayan öksürüğün her zaman masum olmayabileceğini belirterek, altta yatan nedenin doğru değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Çocuklarda Geçmeyen Öksürüğe Dikkat!

Çocukluk çağında görülen öksürük, çoğu zaman basit üst solunum yolu enfeksiyonlarının bir parçası olarak değerlendirilse de, bazı durumlarda haftalarca sürebilir ve ebeveynler için endişe verici hale gelebilir. Özellikle bahar aylarının gelmesiyle birlikte artan şikayetler, “Öksürük neden geçmiyor?” sorusunu daha sık gündeme getiriyor.



Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Sedat Bayrakçı, çocuklarda uzayan öksürüğün her zaman masum olmayabileceğini belirterek, altta yatan nedenin doğru değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Her Öksürük Aynı Nedenle Ortaya Çıkmaz

Çocuklarda öksürük genellikle 1-2 hafta içinde kendiliğinden düzelirken, 3 haftadan uzun süren durumlar dirençli (kronik) öksürük olarak değerlendirilir. Bu noktada nedenin doğru analiz edilmesi büyük önem taşır.

Uzm. Dr. Sedat Bayrakçı konuyla ilgili şu değerlendirmede bulunuyor:
 “Öksürük bir hastalık değil, belirtidir. Bu nedenle sadece öksürüğü baskılamak değil, altta yatan nedeni tespit etmek gerekir. Aksi halde şikayetler uzayabilir ve farklı sağlık sorunları gözden kaçabilir.”

Alerjik Öksürük Göz Ardı Edilmemeli

Mayıs ayı ile birlikte artan polen yoğunluğu, çocuklarda alerjik reaksiyonları tetikleyebilir. Bu durum özellikle alerjik rinit ve alerjik astım gibi hastalıklara bağlı öksürüklerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

Alerjik öksürüğün bazı tipik özellikleri şunlardır:


	Gece artan ve nöbetler halinde gelen uzun süreli öksürük
	Burun akıntısı, burun tıkanıklığı ve hapşırık eşlik etmesi
	Gözlerde kaşıntı, kızarıklık ve sulanma
	Ateşin genellikle olmaması


Bahar aylarında başlayan ve özellikle geceleri artan öksürükler, çoğu zaman alerjik kökenlidir. Bu durum basit bir soğuk algınlığı ile karıştırılmamalıdır.

Astım Belirtisi Olabilir mi?

Uzun süren öksürük, bazı çocuklarda astımın ilk belirtisi olabilir. Özellikle şu durumlarda dikkatli olunmalıdır:


	Egzersiz ve fiziksel aktiviteyle artan öksürük
	Koşma, ağlama veya gülme sonrası gelen öksürük krizleri
	Nefes alıp verirken hırıltı sesi duyulması
	Gece uykudan uyandıran öksürükler


“Öksürükle seyreden astım, klasik astım tablosundan farklı olabilir ve sadece öksürük ile kendini gösterebilir” diyen Uzm. Dr. Sedat Bayrakçı, erken tanının önemine dikkat çekiyor.

Dirençli Öksürük Her Zaman Enfeksiyon Değildir

Ebeveynlerin en sık yaptığı hatalardan biri, uzun süren öksürüğü sürekli enfeksiyon olarak değerlendirmektir. Oysa dirençli öksürüğün altında farklı nedenler de yer alabilir:


	Uzamış viral enfeksiyonlar
	Sinüzit ve geniz akıntısı
	Reflü (mide asidinin solunum yollarını etkilemesi)
	Yabancı cisim aspirasyonu (özellikle küçük çocuklarda ani başlayan ve geçmeyen durumlarda hayati önem taşır)
	Pasif sigara maruziyeti


Gereksiz ilaç kullanımı hem etkisizdir hem de farklı sorunlara yol açabilir.

Dirençli Ateş ve Öksürük Birlikte ise Dikkat

Eğer öksürüğe ateş eşlik ediyorsa ve bu durum uzun sürüyorsa, daha dikkatli bir değerlendirme gerekir. Bu tablo şu durumlara işaret edebilir:


	Alt solunum yolu enfeksiyonları (bronşit, zatürre)
	Bağışıklık sistemini etkileyen durumlar
	Nadir de olsa kronik hastalıklar


Bu nedenle özellikle yüksek ateşle birlikte geçmeyen öksürük durumunda zaman kaybetmeden uzman değerlendirmesi önerilir.

Doğru Yaklaşım: Nedene Yönelik Değerlendirme

Dirençli öksürüğün tedavisi, doğrudan kaynağa yönelik planlanır. Teşhis sürecinde çocukların ayrıntılı muayenesinin yanı sıra; gerekli görülen durumlarda akciğer grafisi, solunum fonksiyon testleri (SFT) ve alerji testleri gibi modern tanı yöntemlerinden yararlanılır. Böylece gereksiz ilaç kullanımının önüne geçilerek en etkili tedavi uygulanır.

Uzm. Dr. Sedat Bayrakçı, ebeveynlere şu önemli mesajı veriyor:

“Çocuklarda öksürük sık görülür ancak 3 haftayı aşan durumlar mutlaka ciddiye alınmalıdır. Özellikle bahar aylarında alerjik nedenler ve astım ihtimali göz önünde bulundurulmalı, her öksürük enfeksiyon sanılarak antibiyotiklerle geçiştirilmemelidir. Erken ve doğru tanı, hem tedavi sürecini kısaltır hem de çocuğunuzun yaşam kalitesini korur.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/cocuklarda-gecmeyen-oksuruge-dikkat-9560.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/cocuklarda-gecmeyen-oksuruge-dikkat-9560.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/cocuklarda-gecmeyen-oksuruge-dikkat-9560-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.iyigunler.net/images/haberler/2026/05/cocuklarda-gecmeyen-oksuruge-dikkat-9560.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.iyigunler.net/cocuklarda-gecmeyen-oksuruge-dikkat/359496/</link>
			<pubDate>Wed, 06 May 2026 09:48:01 +0300</pubDate>
			</item></channel>
</rss>