Divan-ı Lügati't Türk, Bir hazinenin öyküsü…

Divan-ı Lügati't Türk, Bir hazinenin öyküsü, yazarımız Melahat Ürkmez Hanımefendi'nin kaleminden

20 Ekim 2013 Pazar 11:13
Divan-ı Lügati't Türk, Bir hazinenin öyküsü…


                Melahat ÜRKMEZ

Mademki elimde kalem var, mademki bir Türkçe sevdalısıyım, o halde bugüne kadar dilimin ve kültürümün en büyük hazinesi hakkında neden iki satır yazmak aklıma gelmedi” diye hayıflandım az önce. Ve kendimden özür diledim. Sonra mazeretler bulmaya çalıştım kendimce… Hangimiz hayatımız boyunca detaylarla uğraşırken asılları unutmayız, göz ardı etmeyiz ya da ötelemeyiz ki… Oysa ilk elden öncelik vermemiz gereken pek çok değerlerimiz varken…
Soyuttan somuta bir öykü sanki… Varlığı yüzyıllar boyunca bilinen ama nerede, kimin elinde olduğu bilinmeyen, görülmeyen meçhul eser… Enteresan bir öyküyle 840 yıl sonra ortaya çıkan devâsa bir yapıt. 1072-1074 yıllarında Abbasi Halifesine sunulmak üzere Araplara Türkçe öğretmek için Büyük Türk Bilgini Kaşgarlı Mahmut tarafından Bağdat’ta yazılan, 1914 yılına kadar da tek bir nüshasına bile ulaşılamayan, Türk Milleti’nin yüceliğini anlatan, deyimlerden, atasözlerinden, şiirlerden,  yet ve Hadis-i Şerif’lerden örnekler veren, Türk dünyasının ilk haritasını yapan, sekiz bin kelimeden oluşan ilk sözlük. Aslında ilk ansiklopedi desek de yanlış olmaz. Evet! Bizim için paha biçilemeyecek kadar değerli olan, Türk Milleti’nin kültürel alanlarda da örnek, öncü ve önder olduğunu gösteren bu âbide eser; Kaşgarlı Mahmut’un yazdığı Dîvânü Lugati’t Türk’tür. Dünyada yazılan ilk sözlük, ilk ansiklopedi… Öyle ki eserde yer alan haritadaki renkler bile günümüz haritasındaki renklerle benzerlik gösterir (Dağlar, kırmızı; denizler, yeşil; ırmaklar, mavi; kumluk alanlar, sarı renkle gösterilmiştir) Göktürk Bengü taşlarından sonra en büyük anıt eser olarak da kabul edilen bu muazzam eser bir rastlantı sonucu kitap dostu Ali Emiri’nin eline geçmeseydi bugün yurt dışında bir müzede sergileniyor olacaktı. Ali Emiri’nin eline geçmesi de ilginç bir öykü;
Meşrutiyet yıllarında Eski Maliye Nazırlarından Nazif Paşa elindeki kitabın değerli olduğunu tahmin eder ama ne olduğunu, önemini bilmez. Ölmeden önce hısımı olan bir kadına, “Bak sana bir kitap veriyorum. İyi sakla. Sıkıştığın zaman sahafa götür. Altın para ile otuz lira eder. Aşağıya verme” der. Zaman sonra kadın kitabı Sahaf Burhan Efendi’ye götürür. Sahaf “Pahalı” diyerek almaz. Sahaf, bütün kazancını kitaplara yatıran Ali Emiri’ye gösterir. Ali Emiri değerini hemen anlar ama sahafı şımartmamak için belli etmez. Yanında ise on beş lira vardır. Para aramaya çıksa, “Dönünce kitabı bulabilecek miyim? Ya değerini anlayan birisi çıkıp alıverirse” korkusuyla kalbi çarpmakta, “Kitap otuz değil otuz bin altın eder. Allah’ım bana bir dost gönder” diye dua etmektedir. Neticede oradan geçmekte olan dostu Faik Reşat Bey’den paranın üstünü tamamlar ve kitabı alır. Burhan Bey’e de istediği üç lira bahşişi verip vedalaşır. Evine gelip kitabı inceler ve “Size arz ediyorum: Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir. Türkistan değil, bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde başka revnak kazanacak. Arap dilinde Seyyibuyihin kitabı ne ise bu da Türk dilinde onun kardeşidir. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bu kitaba hakikî kıymet verilmek lâzım gelse cihanın hazineleri kâfi gelmez. Bu kitap ile Hazreti Yusuf arasında bir müşabehet var. Yusuf’u birkaç akçeye sattılar. Fakat sonra Mısır’da ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana 33 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere veremem” diyor(Tevfikoğlu, 1989: 177) Ziya Gökalp bu kitabı görmek için çok ricada bulunsa da göstermiyor. İtina ile saklıyor. Neticede Sadrazam Talat Paşa müdahale edince basım işiyle Kilisli Rifat’ın meşgul olması şartıyla razı olur. Talât Paşa, Ali Emiri’ye valilik, nazırlık gibi makamlar teklif eder, üç yüz altın gönderir. Emiri, Paşa’nın teklifini nezaketle geri çevirir.

Eserin mukaddimesinde: “İmdi, bundan sonra Muhammed oğlu Hüseyin, Hüseyin oğlu Mahmud der ki: Tanrı’nın devlet güneşini Türk burçlarında doğdurmuş olduğunu ve onların milkleri üzerinde göklerin bütün tegrelerini döndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne ilbay (hâkim) kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı; dünya milletlerinin idare yularını onların ellerine verdi; onları herkese üstün eyledi; kendilerini hak üzere kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte çalışanı, onlardan yana olanı aziz kıldı ve Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi; bu kimseleri kötülerin -ayak takımının- şerrinden korudu. Okları dokunmaktan korunabilmek için, aklı olana düşen şey, bu adamların tuttuğu yolu tutmak oldu. Derdini dinletebilmek ve Türklerin gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan başka yol yoktur.” (DLT I , 1941: 3-4).
 “Yüce Tanrı, benim bir ordum vardır, ona Türk adını verdim, onları doğuda yerleştirdim.
….
 Türklerde güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlamak, sözünü yerine getirmek, sadelik, öğünmemek, yiğitlik, mertlik gibi öğülmeye değer, sayısız iyilikler görülmektedir”. (DLT I, 1941: 351-352).

 

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Esra 2020-12-04 02:07:33

Mükemmel, emeğinize sağlık.