İBB davasında 98. günde İmamoğlu'ndan 19 ay sonra tarihi savunma
Duruşmanın ilk celsesinin son duruşma gününde savunmasını yapamadan duruşma salonundan çıkarılan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, bugün savunmasının ilk kısmını gerçekleştirdi. İmamoğlu'nun savunmasının 4 gün sürmesi bekleniyor.İmamoğlu, savunmasına verilecek bir aradan sonra ya da bir sonraki gün devam edebileceğini söyledi. Bunun üzerine mahkeme başkanı, duruşma gününü sona erdirerek İmamoğlu’ndan savunmasına yarın devam etmesini istedi.İmamoğlu, salondan ayrılırken basın mensuplarına seslenerek “Basın çok geçmiş olsun, yanınızdayız. Bu büyük bir gasptır. Bu günleri beraber atlatacağız. Allah hepinizi korusun” diye seslendi.İBB Başkanı, savunmasına yarın ve cuma günü de devam edecek. Cumartesi günü ise İmamoğlu’nun avukatlarının savunma yapması bekleniyor.İMAMOĞLU, DEMİRTAŞ HAKKINDA KONUŞTU
Edirne’de tutuklu olan Selahattin Demirtaş hakkında da konuşan İmamoğlu, şöyle devam etti:“Bu ülkede son on yılda, iki cumhurbaşkanı adayı hapiste. Belediyeler kayyımla yönetiliyor. Tek bir adım geri atılmıyor. Biri Edirne'de biri Silivri'de ve bu ülkede sözüm ona birileri, kendi nobran ve narsist duruşlarıyla, bu coğrafyada barışı tesis edeceğiz anlayışını ortaya koymaya çalışıyorlar. Bu ülkede, özgürlüğü ve hürriyeti ve özellikle rakiplerini hapseden anlayışın sona erdiği bir ortamda barış ve huzur tesis olunacaktır.Selahattin Demirtaş'ı kurduğu sofrayı büyüterek gerçekleştirdiği anlayışla Edirne'de tutsak tutmaya çalışan zihniyetin, bu ülkeye barışı getirme şansı yoktur. Bu milletin barışacağı, huzur içinde olacağı günleri bu milletin kendi inisiyatifi sağlayacaktır. Siyasi ısmarlamalarla sandık hesapları, hesaplamalarıyla, o iş üzerinden sandık üzerinden pazarlıklarla bu sürece bakanlara Allah akıl versin. O akıldan bir şey çıkmaz.Tabii o kadar dava var ki, o kadar kötü süreçlerle muhatabız ki anlatmakla bitmiyor. tamamının bir bütün olması ve meselenin tümüyle siyasi olması ve tümüyle bu zemine oturtuluyor olması nettir. Çünkü rakipsizleştirme bugünkü siyasi iradenin ve iktidarın hedefidir. Toplumun rakibi, daha doğrusu Cumhurbaşkanına karşı mücadele edecek olan kişiyi, Cumhurbaşkanının bizzat kendisinin tespit etme arzusu bugün yaşadıklarımızın sebebidir.”TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ
Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin değerlendirmelerde de bulunan İmamoğlu, şu ifadeleri kullandı: “Bir ülkede bu çapta bir çözüm süreci nasıl yürütülür? Yalnız iktidarın ve silahlı terör örgütünün taraf olduğu bir süreç olarak mı? Hayır. Demokrasilerde iktidarlar değişir, bir barış süreci ana muhalefetin de içinde olduğu bir süreç olmak zorundadır, bütün muhalefetin katılımıyla yürütülür. Yoksa iktidar değişikliğinde görüş ayrılıkları var diye sahipsiz kılınacak bir biçime dönüşebilme riskiyle karşı karşıya kalır.İşte bu süreçte sırf siyasi saiklerle, kendi siyasi hedefini korumak adına, ana muhalefet dışarıda tutulmak istendi. Bizimle iletişim kuran herkes tehlikeli ilan edildi. İşte tam da bu dava öyle bir davadır. Milletin umutla açtığı bu kapı, butlan davalarıyla, kayyumlarla, tutuklamalarla, İBB gibi operasyonlarla sekteye uğratıldı, zorlandı. En önemli yasal adımında ise milletvekillerine metni göndermeden imza attırıldı. Soğuk, asık suratlı, milletten gizlenen bir süreç bu ülkeyi arzu ettiğimiz yere götüremez. Konuşmadan, paylaşmadan, bu milletin her ferdinin duygusunu hissetmeden kurulan bir barış ortamı öksüz kalır.Terörün tasfiyesinin devamı demokratik çözümdür. Kürt meselesi yalnız bir güvenlik meselesi değildir. Demokrasi bakımından bir haktır ve özgürlüktür. Ekonomik bakımdan ise kalkınmadan adil pay alma meselesidir. Doğu ile Batı arasında, memleketin her köşesindeki gelir uçurumunu kapatmadan, Kürt yurttaşın veya hiçbir vatandaşın yoksulluğu bir kader olmaktan çıkarılmadan, toplumsal barış yarım kalır. İfade özgürlüğü, siyaset ve örgütlenme özgürlüğü, kayyum uygulamasının bitmesi, güçlü bir yerel demokrasi, güçlü bir meclis, Kürtçenin öğretilmesi, öğrenilmesi, kültürlerin ve tarihin aynı şekilde kamusal hayatta yer alması, ülkenin her bölgesinde kalkınmada ve fırsatlarda eşitliğin, barışın ve huzurun tesisinin en önemli ihtiyaçlarıdır.”KENT UZLAŞISI VE 'SÜREÇ' YORUMU
Hakkında açılan ve henüz soruşturma aşamasında olan “Kent Uzlaşısı” dosyasına dikkat çeken İmamoğlu, “19 Mart sabahı, önüme 2 dosya konuldu. Birisi yolsuzluk dosyasıydı, İBB dosyasıydı, öbürü kent uzlaşısı dosyası. Tarihin en hukuksuz sürecini yürütenler, beni itibarsızlaştırıpuç menfaatçi muhterisle tasarlanmış yargı eliyle hem itibarsızlaştırıp hem de İBB'ye kayyum atayacakları bir yöntem oluşturmak adına, kent uzlaşısı dosyasını uydurmuşlardı” dedi.Kent uzlaşısı stratejisi ve Kürt seçmenle ilgili konuşan İmamoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Benim derdim, şehrin bütün renklerini korumak ve çoğaltmaktır. 31 Mart 2024'te gördüğümüz de buydu. Esenyurt başta olmak üzere pek çok ilçede, pek çok belediye meclisinde farklı kesimlerden insanlar birlikte temsil edildi. Partimiz, 47 yıl sonra Türkiye'de açık ara birinci parti oldu. Yüzde 65'ini kazandık ve ekonomik olarak belki daha fazlasını. Kürt seçmen ile parti arasındaki muhalefette yıllardır bir mesafe vardı. O mesafeyi bazen devletin politikaları açtı, bazen partilerin kendi yanlışları. Bazen de birbirimiz hakkında bildiğimizi sandığımız ama aslında hiç bilmediğimiz şeyler. 2019'da İstanbul bu mesafenin kapanabileceğini gösterdi.2024'te bunun tesadüfü olmadığı görüldü. Her türlü müdahaleye, gayrisami girişimlere sırf seçimi manipüle etme uğruna mektup okutarak, İmralı'dan mektup okutarak mevcut iktidarın 200'lü girişimlerine rağmen, 2019'da bu güçlü adımların temeli atılmıştır. Elbette insanlar yalnız bu yüzden oy vermedi. Kimi geçim derdinde de kimi adalet arıyordu. Kimi hizmete bakıyordu, kimi artık bir şeyler değişsin istiyordu. Ama o seçim, bir şey daha gösterdi. Birbirine benzemeyen insanlar yan yana gelince memleket dağılmıyor, tam tersine güçleniyor."
"BEN O DAĞLARI YERLE BİR EDELİ ÇOK OLDU..."
"Ve bunun İstanbul'da kalmama ihtimali vardı. İstanbul'da kurulan bu ilişki başka şehirlere taşınabilirdi. Kürt oyunu yalnızca seçim günü hatırlayan değil, onu siyasetin eşit ortağı gören bir ilişki kuruldu. Sosyal demokrat ile Kürt demokratın yan yana geldiği, başka bir yerde muhafazakâr demokratın da o masaya oturduğu bir ilişki görüldü, yaşandı ve bir seçim başarısına dönüştü. Kimse kimsenin içinde erimeden, kimse kimliğini kapıda bırakmadan ama memleket meselesinde yan yana gelerek.Bunun adı Türkiye ittifakı oldu. İstanbul ittifakının Türkiye ölçeğindeki karşılığına dönüştü. İşçisiyle, esnafıyla, köylüsüyle, kentlisiyle, inananıyla inanmayanıyla, Türk’üyle, Kürt'üyle bu ülkenin emeğiyle geçinen büyük çoğunluğunun aynı masada buluşabileceği muazzam bir çoğunluk. Bu ihtimal görüldü ve sadece koltuğunu düşünenler tarafından bir korkuya dönüştü. Korkuldu. Korkunun siyaseti devreye sokuldu. Türk Kürt'ten korksun, Kürt Türk'ten şüphelensin. Laik dindara bakıp tedirgin olsun, dindar laik herkes kendi mahallesine çekilsin, kapısını kapatsın. Sonra siyaset gelsin, o korkunun üstünden ekmeğini yesin.Ben o dağları yerle bir edeli çok oldu. Ben bu işi yıkalı çok oldu. Onun için çok rahat siyaset yaptık. Ben bütün bu korkuları yerle bir edenlerin ruhunu, kadim İstanbul'da bakışını o güzel bakışını, o güzel kurgunu ittifakını temsil ettim ve bundan dolayı da bu şehrin insanları mutlu ve huzurlu oldu.”“BU DÜZENİN İLK ADIMLARI 12 EYLÜL’DE ATILDI”
İktidara ilişkin eleştirilerini sürdüren İmamoğlu, mevcut siyasi düzenin ilk adımlarının 12 Eylül’de atıldığını belirterek şunları ifade etti:“Dikkat edin, her otoriter dönemin ilk hedefi örgütlü toplumlardır. 12 Eylül'de de önce partiler kapatıldı, sendikalar susturuldu, işçi konfederasyonunun yöneticileri yargılandı. Ve o sessizliğin içinde emeğin pazarlık gücünü kıran bir ekonomik program uygulamaya kondu. Fabrikalar susturulmadan, o program uygulanamaz. Bunların hiçbiri tesadüf değil.”Bu düzen bugün icat edilmedi. 12 Eylül’den kalmadır aslında ilk adımları. 12 Eylül, bu ülkenin siyasetini bir kafese koymak için yapıldı. Partiler kapatıldı, siyasetçiler yasaklandı. Sendikalar susturuldu. Grev hakkı neredeyse kullanılamaz hale getirildi. Üniversiteler tek bir kurulun denetimine bağlandı. Seçim barajı getirildi, milyonların oyu meclisin kapısında bırakıldı. Ve bütün bunlar bir anayasaya yazıldı. O anayasa toplumu özgürleştirmek için değil, devleti toplumdan korumak için yazılmıştı.O gün bu düzene karşı çıkanlar vardı. Bugün iktidarda olanlar da yıllarca 12 Eylül’ü eleştirdi. Vesayeti bitireceğiz dediler ileri demokrasi dediler. Millet de buna inandı. Ama vesayet bitmedi el değiştirdi. Askerin vesayetinin yerini bir kişinin vesayeti aldı. 12 Eylül’ün kurduğu kafes sökülmedi, sadece kilidi başka bir cebe girmiştir. Seçim barajı siyasi yasaklar siyasi kapatma tehdidi, sendika haklarının daraltılması, üniversitenin denetim altında tutulması. Bunların hiçbirisi bugün kaldırılmış değil. Hatta birçok uygulama 12 Eylül’ün daha da ötesine geçmiştir. Hepsi bugün iktidarın elinde kendi rakiplerine karşı kullanılan araçlardır.Bu yüzden açık ve net söylüyorum. 19 Mart’ı ve 21 Mayıs’ı yapanlar kendilerini 12 Eylül’ün karşıtı olarak tanıttılar. Ama bugün 12 Eylül’ün en sadık mirasçıları onlardır. Vesayeti büyüttüler, kafesi genişlettiler. Bir fark daha var ama. 12 Eylül’ü yapanlar tankla geldi, bugünküler sandıktan geldi. Ve sandıktan gelenin, sandığı ortadan kaldırmaya çalışması belki de en tehlikeli olanıdır. Çünkü bunu milletin adını kullanarak yapıyor.”İMAMOĞLU, SAVUNMASINA DEVAM ETTİ
Aranın ardından Ekrem İmamoğlu, savunmasına devam ediyor.İmamoğlu, Türkiye’nin mevcut siyasi durumunu eleştirirken “Peki bu tablo nasıl oluştu?” sorusunu sorarak sözlerini şöyle sürdürdü: “Güçlü iktidar ile güçlü devlet de aynı şey değildir. Hatta iktidar güç topladıkça devlet zayıflayabilir. Yetki tek bir merkezde toplanırken denge ve denetleme mekanizmaları etkisini yitiriyorsa, iktidarın gücü artarken devletin millet adına çalışma kapasitesi azalıyor demektir. Son yıllarda yaşanan dönüşüm tam olarak budur.Türkiye'de şu kavramlar birbirine girmiştir: Hükümet sistemiyle, daha doğrusu Cumhurbaşkanlığı sistemiyle devlet ile iktidar kavramı tümüyle birbirine girmiştir. Ama biraz öncesinde, yani 2017 öncesinde de aslında bunun denemeleri ve sınamaları başlamıştır. Özellikle 2011 genel seçimlerinden sonra. Halbuki devlet başkadır, iktidar başkadır. İktidar geçicidir, devlet kalıcıdır. İktidar seçimle gelir, seçimle gider. Devlet ise kim iktidarda olursa olsun, bütün yurttaşlara eşit davranmak zorundadır.Bir parti kendisini devletle özdeşleştirdiğinde Cumhuriyetin temel dengesi bozulur. O partiye yönelen eleştiri devlete saldırı sayılır. O partinin rakibi devletin düşmanı ilan edilir. O partinin çıkarı devletin çıkarı gibi sunulur. Çok tehlikelidir. Kaldı ki bugün ortaya konan sistemde aynı anda hem Cumhurbaşkanı hem bir siyasi partinin genel başkanı kimliği tehlikeyi daha da büyütür. Ancak Cumhuriyet, devletin sahibini çoktan belirlemiştir. Devletin sahibini çoktan belirlemiştir. Devletin sahibi kesinlikle iktidar değildir. Devletin sahibi net olarak millettir."RAKİPSİZLEŞMENİN CAZİBESİ DE TAM BURADADIR..."
Peki, bir iktidar neden rakiplerinden kurtulmak ister? Neden karşısına çıkacak adayı kendisi seçmek ister? Ki bugün tümüyle siyasi saiklerle nasıl kademe kademe iftiranamenin birinci sayfasından başlayarak bu tarifin, bu iddianamede, bu davaya sebep olan iddianamede tanımlandığını da burada kıymetli halkımızla paylaşacağım.Evet, karşısına çıkacak adayı kendisi seçmek istiyor. Peki neden rakip partilerin yöneticilerine dahi karar vermek ister? Rakip görmek istemediğini siyaset dışına gitmek ister? Neden meclisi zayıflatmak, yargıyı kontrol etmek, basını susturmak ister?Cevap basittir, net olarak hesap vermemek için. Hesap verme mekanizmalarının tümünün o önünü kesmek, ortadan kaldırmak için. Siyasi rekabet, yalnız seçim günü yaşanan bir yarış değildir. Efendim seçim oldu bitti, her şey bitti herkes evine çekilsin, 5 yıl bekleyelim. Öyle bir şey değildir. İktidarın her gün ensesinde hissetmesi gereken, millet denetimidir aynı zamanda seçimin.Karşısında gerçek bir alternatif bulanan iktidar bilir ki her yanlışın bir bedeli vardır. Rakipsizleşmenin cazibesi de tam buradadır. Rakibinizi ortadan kaldırdığınızda yalnız rakibinizden kurtulmazsınız, hesap verme korkusundan da kurtulursunuz.Rakipsiz iktidar aymazlaşır. Kendi doğrusunu ülkenin doğrusu sanır. İtiraz edeni dinlemek yerine susturur. Başarısızlığın sebebini kendi kararlarında değil, sürekli başkalarında arar. Ve bir süre sonra kendi yanlışlarını duyma yeteneğini de kaybeder. Çünkü etrafında yalnız onaylayanlar vardır ve onlar ile baş başa kalır. Sonunda bir avuç dalkavuk ve muhterisle süreç yönetmeye başlar. Yandaşlarına size bir şey olmaz diye güvence verirler. Ancak gemi batmaya başladığında, iş işten geçti demekten başka çareleri kalmaz.”İmamoğlu’nun savunması sürerken araya giren mahkeme başkanı “Uygun gördüğünüz bir yerde ara verebiliriz” dedi. İmamoğlu ise “Uygunsa şu an verelim” yanıtını verdi. Bunun üzerine duruşmaya ilk ara verildi. Tamamen dolu olan izleyici kısmında İmamoğlu ve salonda bulunan Özgür Özel lehine sloganlar atıldı.İMAMOĞLU: "KENDİ İŞLEDİKLERİ SUÇU BENİM ÜZERİME ATTILAR!
Fon krizine dair sözlerine devam eden İmamoğlu, şöyle konuştu:"Bakın, 19 Mart darbesinin devamında beni yargıladıkları iddianameden daha ilk sayfadan okuyorum. 'Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde örgüt liderinin aday gösterilmesi için fon oluşturulması amacına matuf…' 'Fon' kelimesini çok seviyorlar. Ben hayatımda fonla ilgili bir işim olmadı, borsanın yolunu bilmem. Devletin olarak okulunu okudum ama yolunu bilmem. Daha ilk sayfada, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde örgüt liderinin aday gösterilmesi için fon oluşturulması amacına matuf. Sayfa 730, Ekrem İmamoğlu'nun talimatıyla kurulan yolsuzluk fonu sistem adlı yapıya aktarılmıştır. Ben hayatımda ne fon bilirim ne sistem diye bir şey konuşmadım. Sayfa 3290, sistem adı olarak adlandırılan Cumhurbaşkanlığı adaylığı için kurulan fona. Fon! Ve bir itirafçının başkasından duyduğu sözlerle seçimi kazanmamız için en az 2 milyar dolar paraya, fona ihtiyacımız var.Büyük bir bağ var bunu yazan ve yazdıranların fonla. Yolsuzluk fonu, seçim fonu, sistem. 4 bin sayfa boyunca bunu yazdılar. Peki fon nerede? Hesaplarında. Ailemin hesaplarını, şirketleri, yakınlarımızı aylardır didik didik ettiler. Zalimliğin tarifi yok. Eşleri, çocukları gözaltına aldılar, tutukladılar, arazileri kazdılar, evlerinin kapılarını kırdılar, kuyulara açtılar, buradaki her insanın çektiği zulmü ben biliyorum. Tek bir kuruş bulamadılar, tek bir kuruş. Çünkü o fon yok, öyle bir şey hiç olmadı. Öyle bir şey yok. Yok.Bu yoldan geçenler, muhtemelen bu işi yapanlar ve yazdıranlar şöyle 'Ya biz yapmıştık, o yapmıştır.' Ya yok. Ben benzemiyorum, biz sana benzemiyoruz, böyle bir dünyamız ol-ma-dı. Ama gerçek bir fon varmış. Hepimizin gözünün önünde gördük. Beni yolsuzluk fonu kurmakla suçladılar. Esas yolsuzluk fonunu kurup milletin parasını aynı dönemde çaldılar. Bize o operasyonları yaparken, milleti sabahları son dakikalara uyandırırken, milletin cebinden parayı öyle götürdüler ki millet farkında olamadı.Bu daha bulduğumuz, onu söyleyeyim. Daha ne fonlar çıkacak. Bu ülke, bu millet bunu görecek. Bu ülke, bu millet bunları görecek. Milleti soyan, yarım milyon milletin birikimini yutan o fonlardı. Onların göz yumduğu, onların adamlarının yönettiği o fonlar. Beni örgüt kurmakla suçladılar. Esas örgütü onlar kurdular.Bakın 19 Mart darbesini ve devamında seçilmişleri hedef alan bu düzende irili ufaklı kim varsa, hepsi bu yolsuzluk fonu düzeninin bir parçasıdır. İddiayla söylüyorum. O 19 Mart darbesini ve devamında seçilmişleri hedef alan bu düzende, yazanın da yazdıranın da bu işin parçasındadır ve bu işin içindedir. Kendi işledikleri her suçu benim üzerime yıktılar, benim üzerinden tasarlayıp yazmaya çalıştılar. Fonu onların düzeni kurdu, milleti onlar soydu. Beni yolsuzluk fonu kurmakla suçladılar. Milleti soymak için örgüt kurdular. Beni örgüt kurmakla suçladılar. Diplomasız olan da onlardı, beni diplomasızlıkla suçladılar. Aynaya baktılar, gördüklerini benim adıma iddianameye yazdılar.""ALDANIRSAK YOKUZ, ALDANMAZSAK VARIZ"
Son yaşanan fon krizine yönelik konuşmaya devam eden İmamoğlu, şöyle devam etti:“Gelelim Fon Vurgununa. Eylül 2026'da 7 portföy şirketine ait 131 fon tasfiyeye alındı. Bu fonlarda 455 bini aşkın yurttaşın parası vardı. Yangın yalnız o fonlarda da kalmadı. Borsa 1 ayda %16'nın üzerinde değer kaybetti. Halka açık şirketlerin piyasa değerinden 1 ayda yaklaşık 90 milyar dolar silindi. Fon vurgununun bu ülkeye şimdilik, 15-20 günlük maliyeti, 107 milyar doları aşmıştır. Nihai faturası daha önümüzdeki günlerde, haftalarda, aylarda çok büyük bir bedel olarak milletin cebinden çıkmaya devam edecektir. Şimdi milleti aldatmaya çalışıyorlar. Aldanma ey halkım. Aldanırsak yokuz, aldanmazsak varız.Düşünün; insanlar çalıştı, tasarruf etti. Çocuğunun okulu için, emekliliği için, bir ev için biriktirdi. Devlete güvendi, denetlenmiş piyasaya güvendi. Denetlenmiş piyasa, İMKB. Bakın İMKB çok önemli kurumdur. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, İstanbul'un bir markasıdır, dünya çapında Türkiye'nin bir markasıdır, çok önemli bir kurumdur. Birazdan İBB ve İMKB ilişkisine değineceğim. Nasıl bir çifte standardın yürütüldüğünü sizinle paylaşacağım.Sonra denetimsizliğin faturası yine ne yazık ki milletin sırtına konacak. Bir büyük bir mali skandal ortaya çıktığında yapılması gereken bellidir. Önce delil korunur, sonra para korunur, sonra ilişki ağı çözülür. En sonunda da denetlemekle görevli kurumların bunu neden görmediği araştırılır.Peki bu krizde ne yapıldı? Tasfiyeye alınan şirketler 15 gün boyunca diğer fonlarında işlem yapmaya devam etti. Kendi kayıtlarının başında oturmaya devam ettiler. Bu şirketlere bağlı bankaların yönetim kurulu başkanları Eylül sonuna kadar görevlerini sürdürdü. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Çünkü iç içeydiler. Akrabaydılar. Bir aradaydılar. Birlikte kararlar alındı. Birlikte bu süreç yönetildi. Gözaltına alsak mı almasak mı, alındı bırakıldı. Hesaplara bloke koyuldu bırakıldı, yapıldı geri çekildi. Şaşkın bir biçimde ne yapacaklarını bilemediler. Bu şirketlere bağlı bankaların yönetim kurulu başkanları Eylül sonuna kadar görevlerinde durdular.”"FON KRİZİ ASRIN SOYGUNUDUR"
İmamoğlu, “bu yürüyüşün en büyük sıçramasıdır” dediği Cumhuriyet döneminden başlayarak mevcut siyasi gelişmelere ilişkin konuşurken şöyle devam etti: “Bugüne gelelim, bu ülke bugün sayısız adaletsizliğin ağırlığı altında. Seçilmiş belediye başkanlarını tutukluyor. Belediyelere tehditle şantajla çökülüyor. Ana muhalefet partisi ısmarlama davalarla dizayn edilmek isteniyor. Gazeteciler haber yaptığı için tutuklanıyor. Hakkını arayan işçi, toprağını savunan köylü, ben bu düzeni kabul etmiyorum diyen genç gazla, copla, tutuklamayla karşılaşıyor. 500 bin insan hapiste, 500 bin.Ama ne oluyor? Enflasyon düşmüyor. Kiralar yükseliyor, mutfak küçülüyor. Geçim sıkıntısı büyüyor, yoksulluk artıyor. Açlık artıyor, açlık. Umutsuzluk büyüyor. Gençlerin geleceğe bakışları ne yazık ki negatif bir seviyede, çöküyor. 25 yılın sonunda varılan yerin adı, net olarak vurgun düzenidir.Bakınız; 6 Mayıs 2019'da Yüksek Seçim Kurulu'na yapılan vurgun, kur korumalı mevduatta 2021'de hazineye ve Merkez Bankası'na yapılan vurgun, 19 Mart 2025'te İBB'ye yapılan operasyonla demokrasiye ve hukuka yapılan vurgun, 21 Mayıs 2026'da butlan kararıyla siyasete yapılan vurgun ve fon krizinde vatandaşın birikimine yapılan vurgun ki adını net koyalım, asrın soygunudur. Her defasında gerekçe değişti ama sonuç değişmedi. Daha kötüsü faturayı kendi menfaatleri ve çıkarları için, koltuklarını korumak için millete ödettiler ve o koltukta oturmaya devam ediyorlar.”İMAMOĞLU: "KİTABI OKUMAYA DA ÜŞENMİŞLER"
İmamoğlu sözlerine şöyle devam etti: "Burada da bitmiyor ama. Bu kez savcılık polise diyor ki: ‘Kitabı inceleyin, bana bilgi verin.’ Soruşturma konusu birden kitabın içeriğine dönüyor. Nereden nereye geldik? Görevi olmadığı halde terör savcısı konuyu alıyor ama ‘Gidin, arama yapın, delil toplayın’ demiş. Bandroller bulununca derhal soruşturma konusu değişti ve gerçek artık gizlenemez oldu. Aslında aranan delil benim kitabımdı ve yok edilmek için aranıyordu. Kitabımdan korktular.Çünkü o kitap düzmece bir davanın iç yüzünü ortaya koyuyordu. Hukuk görünümlü bir siyasi zorbalığı kanıtlıyordu. Savcılık hemen yeni talimat verdi: Kitabın dijital örneğine, ozalit baskısına, kitabın kapağından dört örneğe, basılmış sayfalarından dört örneğe, dört bandrole el konulmasına ve nihayet kitabın el konulan dijital halinin incelenmesinin yapılarak rapor tanzim edilmesine...Gerçi o durumda da Basın Savcılığı görevli ama bizim terör savcımızı kimse durduramıyor. Öyle bir talimat almış ki kimse durduramıyor, paldır küldür gidiyor. Fakat savcımız bu arada okumaya da üşeniyor. Belki birisi ki o da hayatında hiç kitap okumamış olabilir. Ve kitap okuma işini de polise veriyor."Yasaklanan kitabının basım sürecinde, kitabın basılacağı matbaaya 16 polisin gittiğini söyleyen İmamoğlu, “Bu süreci ilk kez anlatıyorum” diyerek şöyle devam etti: “Bu salonda bugün sıradan bir sorgu yapılmıyor. Bu sorgu aylardır bekleniyor. En çok da ben bekledim. Önce en başta olsun istedim, sonra en son olacaksa en son olsun istedim. Ancak süreç arzu ettiğimiz biçimde ilerlemedi.7 Temmuz’da sorgu sırası bana geldiğinde itirazlarımı dile getirdim. Engellenmeye çalışıldım ve gerçeğe aykırı beyanlarla sorgu yaptırılmadı. Daha sonra ses kayıtlarının dökümü çıkınca gerçek ortaya çıktı. Savunma yapmayacağımı söylediğim şeklindeki tutanak tamamen gerçeğe aykırıydı.Bu iddianameye karşı bütün bilgilerimi, hazırlıklarımı ve çalışmalarımı aziz milletime sunmak üzere geniş bir beyan hazırladım. Bu beyanın kısaltılmış hâlini derleyerek bir kitap yayımlamak istedim. Madem yargılandığım davada sesimin çıkması, sözlerimin duyulması istenmiyor, o zaman söyleyeceklerimi yurttaşlarıma yazılı olarak sunmak istedim.”Kitabın yayımlanması için bir yayıneviyle anlaştıklarını, bandrollerin alındığını ve dosyanın matbaaya ulaştırıldığını belirten İmamoğlu, baskı hazırlıkları sırasında polisin matbaaya gittiğini söyledi.“Bir yayıneviyle anlaşıldı, bandroller alındı. Bandrol alma süreci bile günlerce sürdü. Sordum, ‘Böyle bir süreç midir?’ dedim. ‘Hayır, böyle değildir’ dediler.Bandroller alınıp matbaaya ulaştı. Tam baskı makineleri çalışmaya başladığında matbaadan telefon geldi. Matbaayı 16 polis basmış. Ellerinde kâğıt mara yok, gerekçe yok. ‘Siz durun, bir bekleyin’ demişler ve gitmişler.Matbaa, haklı olarak devletle karşı karşıya gelmek istemediği için beklemeye başladık. Bir hafta böyle bekledik. Sonra nihayet, tam bir hafta sonra, yasaklama kararı matbaaya tebliğ edildi. Kitabın yasaklanma hikâyesinin ayrıntılarını burada ilk kez anlatıyorum. Ne bir yere yazdım ne de anlattım.”İmamoğlu’nun aktardığına göre, 25 Ağustos 2026 günü saat 17.45’te polis, kaynağı belirsiz bir istihbarat bilgisine dayanarak matbaada usulsüz ve bandrolsüz kitap basıldığı yönünde tutanak düzenledi. İmamoğlu, savcının da bilgilendirildiğini belirterek arama kararının bu tutanaktan yaklaşık beş dakika sonra verildiğini söyledi.Dosyada görev alan savcının Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’ndan bir savcı olduğunu ancak süreci Teknik ve Sınai Haklar Soruşturma Bürosu’nun yürütmesi gerektiğini belirten İmamoğlu, şöyle devam etti:“Savcı, hemen talimat veriyor. Matbaada gecikmesinde sakınca bulunan hal kapsamında arama yapılmasına. Nereden nereye gelmişiz. Doğrudan savcılık arama kararını veriyor. Kararın verildiği 25 Ağustos 2026 saat
İLK KEZ ANLATIYORUM DİYEREK KİTABININ YASAKLANMA SÜRECİNİ ANLATTI
17.00. Yani polisin kaynağı belirsiz istihbaratı tutanağa geçirmesinden 5 dakika sonra, her kanaat yerli yerine oturtuluyor. Nasıl bir kanaatse… Şaşırmamak mümkün değil. Nasıl bir hız. Konu Ekrem İmamoğlu olduğunda yargıdaki müthiş hıza kimsenin yetişmesi mümkün değil.Savcılık diyor ki söz konusu kitap. Hangi söz konusu kitap? Polisin öyle bir bildirimi yok ki. Bandrolsüz, usulsüz kitap basılıyordu. Hayda… bandrolsüz, usulsüz kitap. Tutanakta belirli bir kitaptan söz edilmiyor. Kaç kitap, hangi kitaplar bandrolsüz basılıyor? Araştırılacak konu bu ama savcı bey asla bunlarla ilgili değil. Kendisi sadece söz konusu kitabın peşinde. Bandrolsüz kitap falan uçtu. Ellerini yüzlerine, kötülüğü bile ellerine yüzlerine bulaştırmışlar.Gelen bilgi ne? Bandrolsüz kitap basılıyor. Savcı ne karar veriyor? Söz konusu kitapla birlikte bandrollerden de örnek alınmasına. Bandrolsüz kitap için gidiliyor ama söz konusu kitap ve bandrollerden örnek alınmasına. Hani bandrolsüz basım yapılıyordu? Olmayan bandrollerin toplanmasına mı karar vermiş savcı? Polis tabii savcının emrini yerine getiriyor. Ben 19 Mart’tan bu yana gerçekten çok sevdiğim emniyet güçlerinin, jandarmamızın, polisimizin bu düştüğü duruma o kadar üzülüyorum ki.”
İMAMOĞLU: "NEREDEYSE KUZEY KORE’YE RAHMET OKUYACAĞIZ"
Ekrem İmamoğlu, gazetecilere ve sosyal medya hesaplarına yönelik baskıların arttığını belirterek, bilgiye erişimin engellenmeye çalışıldığını söyledi. Son 20-25 günde tutuklanan gazetecileri sıralayan İmamoğlu, “Neredeyse Kuzey Kore’ye rahmet okuyacağız” dedi.İmamoğlu, şöyle konuştu:“Sosyal medya hesaplarına, gazetecilere yönelik baskı… Hani ‘Bilgi ulaşmasın, bunu nasıl engelleriz?’ bakışı enteresan bir seviyeye çıktı. Neredeyse Kuzey Kore’ye rahmet okuyacağız. Kuzey Kore’ye rahmet okuyacak seviyeye çıktı.Bilim insanları, sanatçılar, ekonomistler, gazeteciler… Son 20-25 günde Lale Özan Aslan tutuklu, Fatih Ergin tutuklu, Tuğba Tekerek tutuklu. Sözcü gazetesinde bir fotoğraf yayımladı diye Mustafa Balcı tutuklu. Şaban Sevinç tutuklu, Selahattin Gülay tutuklu. Ali Tarakçı, ‘Bu hafta önemli bir bakan istifa edebilir’ dedi diye tutuklu. Şaşıracaksınız ya! Tutuklu, tutuklu, tutuklu, tutuklu. Ben biliyorum tutukluluk ne demek.""OPERASYON BAĞIMLILIĞI BAŞLADI, AK PARTİ’Yİ BAŞTAN AŞAĞI UYARIYORUM"
İktidara yönelik eleştirilerini sürdüren İmamoğlu, operasyonların siyasi sonuçları olacağını savundu.AKP’li siyasetçilere seslenen İmamoğlu, şöyle konuştu:“Operasyon bağımlısı bakan ne yazık ki bu iktidarı da bağımlı hâle getiriyor. Operasyon bağımlılığı başladı. Yanlışlar girdabına tüm AK Parti’yi sürüklemiştir. Herkesi uyarıyorum. AK Parti’yi baştan aşağı uyarıyorum. Sizi bir operasyon girdabına sokan bir sürecin içindesiniz. Allah size akıl fikir versin.Marifetiyle kayıplarını telafi edeceklerini, kaybettikleri her şeyi geri kazanacaklarını düşünüyorlar. Milletin güvenini kaybetmişler, milletin onlara olan inancını kaybetmişler. Bütün bunları operasyonlarla telafi edeceklerini düşünüyorlar. Zehirli sarmaşık ne yazık ki iktidarı da partilerini de zehirlemiştir. Acil tedavi ihtiyacınız var. Kurtarabilir miyiz sizi bilmiyorum.”Halk TV’nin geniş izleyici kitlesine sahip olduğunu belirten İmamoğlu, kanala yönelik müdahalenin Türkiye’nin uluslararası itibarı ve ekonomisi açısından da olumsuz sonuçlar doğuracağını savundu:“Türkiye’nin en çok takip edilen haber kanalı… En yakınındakine beş kat, altı kat fark atıyor. En çok takip edilen haber kanalının yok edilme çabası da bir akıl tutulmasının, bir zehirlenmenin sonucudur. Bütün dünya bunu okuyacak.”İMAMOĞLU'NDAN HALK TV MESAJI
Savunmasına devam eden İmamoğlu, bu sabah polis baskınıyla operasyon düzenlenen ve kayyım atanan Halk TV'ye de değindi:"Sabahleyin kalktım hazırlıklarımı yaptım. Bugün telefon günümdü, haftada 10 dakika bir kişiyi arayabiliyorum. O görüşmelerimi bugün annemi babamı arayarak gerçekleştirdim. Cuma günü duruşma olacağından görüşemeyecektik. Annecim 'Halk TV’yi kapattılar, niye kapattılar?' dedi. Önce anlamadım. Sonra babam 'Kayyum atamışlar Ekrem' dedi. 'Ne diyeyim oğlum yakında da kulağımızı keserler' dedi. Bu memlekette çok enteresan şeyler oluyor. Ferhan Şensoy’un ‘tesadüfün iğne deliği’ diye bir lafı var, bugüne Halk TV kayyumu tesadüf herhalde, öyle yorumlayalım.""MİLLET DAHA ÇOK TAKİP EDECEK ŞİMDİ DURUŞMAMI..."
İmamoğlu şöyle devam etti: "Zehirli sarmaşık iktidarı da partilerini de zehirlemiştir. Acil tedavi ihtiyacımız var. Sizi kurtarabilir miyiz bilmiyorum ama bizim derdimiz milleti kurtarmak. Türkiye'nin en çok takip edilen haber kanalını kapatmak bir zehirlenmenin sonucudur. Bütün dünya bunu okuyacak. Ekrem'in duruşmasının gününde bunu yapıyorsunuz, hiç mi akıl fikir yok, millet daha çok takip edecek şimdi benim duruşmamı. Allah hepimizi küçük akıllardan korusun."
BU SÖZLER SAYIN CUMHURBAŞKANI’NA AİT
İmamoğlu, yargılama sürecinde hem tutukluların ailelerinin hem de avukatların baskı ve hukuksuzluklarla karşı karşıya kaldığını savundu.Masumiyet karinesinin ihlal edildiğini ve tutuklu yargılamanın cezalandırma yöntemine dönüştürüldüğünü belirterek şöyle devam etti:“Burada başka tutukluların yaşadığı sıkıntılara, hukukçulara yapılan baskılara da değineceğim. Hatırlatmalıyım ki gerçekten derin bir hukuksuzluk yaşadık. Sadece ailelerimiz, yakınlarımız, çocuklarımız, gençlerimiz, babalarımız, dedelerimiz ve annelerimiz değil, hukukçularımız da burada bir ızdırabın ve baskının muhatabı oldu.Hayatımın en ilginç bilgilerini dinledim. Yüzlerce ziyaretçim geldi, muhatap oldukları konuşmaları anlattı. Yargı mensuplarıyla yaptıkları görüşmeleri, yargı mensuplarının kendilerine yönelik tutumlarını, tehditlerini ve parmak sallamalarını dinledim. Türk Ceza Kanunu'na baktım. Bir savcı ya da iddia makamını temsil eden kişi, bırakın avukatı, bir vatandaşa bile parmak sallayamaz, tehdit edemez. Bunları okudum ama tam tersini yaşadım, yaşayanlardan dinledim.Buradaki aileler gerçekten çok acı günler yaşadı. Ama en acısı neydi, biliyor musunuz? Haysiyet cellatlığı. Lekelenmeme hakkının ihlali. Masumiyet karinesinin yerle bir edilmesi. Soruşturmanın gizliliğinin, tutuklu ya da gözaltındaki insanların aleyhine işletilmesi. Tutuklu yargılamanın bir cezalandırma yöntemine dönüştürülmesi.Bir söz okuyacağım size: ‘Türkiye'de şahsım dahil hiç kimse eleştirilemez değildir. Çamur at, izi kalsın mantığıyla, tamamen nefret siyasetiyle kamu görevlilerimize, kabine üyelerimize karşı haysiyet cellatlığı yapılmasına müsaade etmeyeceğiz. İfade özgürlüğü, önüne gelene iftira atma serbestisi değildir. Hesap sorduğunu iddia eden herkes görevini sorumluluk bilinciyle yapmalıdır.’Çok güzel söylemiş. Bu söz Sayın Cumhurbaşkanı'na ait. Ben de buradan söylüyorum: Kim ki yargılaması bitmeden, sonuçlanmadan birisi hakkında iftira atıyor, kim ki bir insan hakkında haysiyet cellatlığı yapıyor, kim ki bir insanın ailesini aşağılıyor, çocuğunu, gencini, evladını, annesini, babasını hırsız ilan ediyor; haysiyetsizdir, namussuzdur, şerefsizdir.”
HUKUKÇULARA TEŞEKKÜR ETTİ
İmamoğlu şöyle devam etti: “Bu mücadelede bana bilgi veren kendi avukatlarım var. Ancak bu mücadelenin içinde olan hiçbir hukukçuyu elbette birbirinden ayırmıyorum. Bu büyük mücadelenin paydaşı oldukları için bütün hukukçulara teşekkürlerimi ve minnet duygularımı iletiyorum.Hukukçu olmanın, avukat olmanın ne kadar önemli bir meslek olduğunu, ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu burada milim milim, santim santim yaşadım. Avukatlık, hava gibi, su gibi insan yaşamının kaynağıdır. (Sesi titredi, duygulandı)Her birinin gözlerinin içine bakarken, kendi mesleklerine en az benim kadar saygı duyduklarını hissettim, hissediyorum. Elbette mesleklerinin karşılığını bulamadıkları bir ortamda bulunmanın ıstırabını da yaşadıklarını görüyorum. Dertleşiyoruz, paylaşıyoruz.""EKMEĞİMİ DE AŞIMI DA O AİLELERLE PAYLAŞACAĞIM"
“İstekleri vardı, hukuksuz istekleri vardı. Bu hukuksuz isteklere cevap alamayınca onlara zalimlikler yaşattılar. Bu büyük ızdırabı onlar yaşarken, dışarıda en az onlar kadar acı çeken ailelerini de kucaklıyorum. Allah bana ömür verdikçe, özgür günlerinde hangi yetkiye ve imkâna sahip olursam olayım, evimdeki ekmeğimi de aşımı da o ailelerle paylaşacağım. Ekmeğimi paylaşmaya kadar bu insanların kaderdaşı olacağım.Yalnızca onların değil, bu ülkede 500 bine yakın insanı hapishaneye koymakla övünenlerin karşısında, cezaevlerindeki kader mahkûmlarının da yanında olacağım. Onların yaşadığı sıkıntıları hayatım boyunca gözeteceğim. Bu ülkeyi adaletli bir ülke haline getirmek için bir nefer gibi çalışacağımı ve kendimi bu konuda en az onlar kadar sorumlu hissederek mücadele edeceğimi buradan belirtmek istiyorum.”İmamoğlu, ailelere olan desteği için eşi Dilek İmamoğlu'na teşekkür ederek şöyle devam etti:“Dilekciğim seninle gurur duyuyorum. Bir tanesin sen. İyi ki varsın. İyi ki o ailelerin yanındasın.”
Salondaki izleyiciler İmamoğlu’nun bu sözlerini alkışladı.İMAMOĞLU: "HER BİR ARKADAŞIMI KAHRAMAN GİBİ GÖRÜYORUM"
İmamoğlu şöyle devam etti:“Arkadaşlarımız vardı. Her birinin yaşamı bir kitaptır. Her birinin hayatı; başta aileleri olmak üzere insanlara yaşatılan zulmün, zalimliğin, tarifsiz duygularla kaleme alınması ve geleceğe aktarılması gereken hikâyelerini barındırıyor.Bu anlamda her bir arkadaşım ile gurur duyuyorum. Buradaki arkadaşlarımın büyük bir kısmıyla burada tanıştım. Aralarında çok özel yoldaşlık yaptığım, İstanbul’a ve Beylikdüzü’ne birlikte hizmet ettiğim yol arkadaşlarım da var. Hepsini kucaklıyorum. Her birine kahraman gibi baktığımı bir kez daha vurguluyorum. Yalnızca ben değil, milletimizin büyük çoğunluğu da onlarla gurur duyuyor. Aileleri, dostları ve komşuları da onlarla gurur duyuyor.Burada her gün kapıda hasretle ve umutla bekleyen insanlar var. Kilometrelerce yol katettiler. Belki de Silivri’ye geliş gidişlerinde dünyanın çevresini defalarca dolaşacak kadar yol yaptılar. Çünkü yalnızca duruşma dönemlerinde değil, duruşmaların dışında da buradaki insanların aileleri ziyarete geldi. Acılarını ve hasretlerini gidermeye çalıştılar. Bazıları görüşe gelemese bile kapıda bekledi.Bu insanları hangi duygularla tarif edebilirim, bilmiyorum. Hepsini kucaklıyorum. Tarihi bir mücadele hattı kurdular. Aile Dayanışma Ağı adı altında bir araya geldiler.Orada umutla bekleyen güzel aileler, eşler, çocuklar, anneler ve babalar var. Bazen fotoğraflarını gördüm, bazen televizyonda görüntülerini izledim. Henüz neden bu durumda olduklarını bilmeyen, anlam veremeyen küçücük çocuklar annelerini, babalarını ziyarete geldi. O minicik çocukların, gençlerin, evlatların ellerinden, yanaklarından öpüyorum. Hepsini sımsıkı kucaklıyorum.”İMAMOĞLU KÜRSÜDE: TARİHİ SAVUNMASINA BAŞLADI
Gazeteciler oturdukları yerden daha yakın bir yere alındı, izleyicilere yer açıldı. Giremeyenler salona giriş yaptı. Tutuklu İBB Başkanı İmamoğlu kürsüye geldi ve savunmasına başladı.İmamoğlu, tutukluluğunun 19. ayında ilk kez savunma yapıyor.Ekrem İmamoğlu'nun savunmasından öne çıkanlar şu şekilde:"Bugün burada istemediğimiz bir ortamda, insanlarımızın büyük kısmının şiddetle reddettiği bir yargılamanın içerisinde, Silivri'de bir kampüste, Avrupa'nın en büyük duruşma salonu diye tasvir edilen bir yerdeyiz. Her zamanki gibi Silivri'de cezaevinden geldim. Halkımıza insanlarımıza sesleneceğim. Kıymetli halkıma, başta İstanbullu hemşerilerimize tüm ülkemize, hatta dünyada demokrasinin adaletin yaşaması için mücadele edenlere, o evrensel değerlere kendini bağlı hissedenlere sesleneceğim."YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, İBB davası duruşmaları için bulunduğu Silivri’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. Özel, “Arkadaşlar Halk TV’ye kayyım atanmasını, muhalefetin sesini duyuran birkaç televizyonun kayyım atanıp kapatılmasını bekliyor muyduk? Bekliyorduk. Halk TV’ye kayyım atarlar mı? Atarlar. Ne zaman atarlar? En sona geldiklerinde artık onu da yaparlardı. Bu hükümetin en sona geldiği anlaşılıyor artık” dedi.
ÖZGÜR ÖZEL: "EKREM BEY ORADA AYAKTA, HALK TV ORADA AYAKTA, BİZ BURADAYIZ AYAKTAYIZ"







